Etiket arşivi: Altın Çağ

Faşizm / Diktatörlük 1

  • Faşist izler arasında en belirgin olanlar ırkçılık, homoseksüelliğe karşı duyulan korku, baskın maçoluk, komünizm karşıtlığı ve sağ görüşlerin tercih edilmesi, fanatikçe gelenek saplantısı, kahramanların yüceltilmesi, “yaşasın ölüm” söylemleri, kadınların alt sınıf olarak görülmesi, sürekli bir savaşma duygusu biçiminde gözlenebilir.
  • Faşizm inanmayı, itaat etmeyi, savaşmayı, güzel bir ölüm idealinin müridi olmayı, ateşe atılmayı, olabildiğince fazla çocuk doğurmayı, siyaseti varoluşun temel amacı olarak görmeyi, içinde bulunulan toplumun seçilmiş toplum olduğunu kabul etmeyi bekler.
  • Faşizm farklı siyasal ve felsefi görüşlerden oluşmuş bir kolajdır. Faşizm, çok değişik tarzlarda sahnelenebilir.
Normalleşme, John Heartfield (1891-1969), 1936. Eserin konusu Almanya ile Avusturya’nın iki yıl içinde birleşme kararıdır. Sanatçı Avusturya milliyetçiliğinin sembolü olan Kudüs Haçı’nın kenarlarını keserek bunun altındaki Nazi gamalı haçını gösteriyor. Fotoğraf: Füsun Kavrakoğlu, Tate Modern, Londra, 2017.

Normalleşme, John Heartfield (1891-1969), 1936.
Eserin konusu Almanya ile Avusturya’nın iki yıl içinde birleşme kararıdır. Sanatçı Avusturya milliyetçiliğinin sembolü olan Kudüs Haçı’nın kenarlarını keserek bunun altındaki Nazi gamalı haçını gösteriyor.
Fotoğraf: Füsun Kavrakoğlu, Tate Modern, Londra, 2017.

  • Faşizmin özellikleri arasında sayılabilecekler bir sistem oluşturmaz, çoğu da birbiriyle çelişir. Ama içlerinden herhangi birinin varlığı, teşhis için yeterlidir:*Faşizmden çok daha eski olan gelenek kültü ilk sırada yer alır. Bu yapı, çelişkileri hoş gören senkretik (bağdaştırmacı) bir yapıdır.
    *Modernizme düzülen övgü yüzeyseldir. 1789 ruhu, Akıl Çağı, Aydınlanma çürümüşlüğün başlangıcı olarak görülür. Modernizmin reddi özelliklerden biridir.
    *Entelektüel dünyaya karşı güvensizlik. Aydınları geleneksel değerleri terk etmekle suçlamak; domuz entelektüeller, yumurta kafalılar, radikal züppeler, komünist yuvası üniversiteler gibi ifadelerle açığa vurulan nefret.
    *Görüş ayrılığı ile ihanetin eşdeğer tutulması. Eleştirel anlayış, ayrımlar yapar; ayrım yapmak modernizmin bir göstergesidir. Görüş ayrılığı çeşitliliğin de bir göstergesidir. Faşizm görüş birliği arar. Uyumsuzlara karşıdır. Tanımı gereği ırkçıdır.
    *Düş kırıklığı içindeki orta sınıflara çağrıda bulunur.
    *Ulusa kimliğini düşmanlar verir. Komplo saplantısı ve komployu açığa çıkarmanın en kolay yolu olarak yabancı düşmanlığı. Komplonun köklerinden biri de içeridedir. Yahudiler, hem içeride hem dışarıda olma avantajlarından ötürü hedef oluştururlar.
    *Barışseverlik kötüdür, çünkü yaşam sürekli bir savaştır. Dünya egemenliği için nihai bir savaş kaçınılmazdır, ardından altın çağ gelecektir.
    *Seçkincilik. Parti üyeleri en iyi yurttaşlardır; her yurttaş partinin üyesi olabilir/olmalıdır. Her yönetici altındakine tepeden bakar, onlardan her biri de kendi altındakileri hor görür. Bu da kitlesel seçkincilik duygusunu güçlendirir.
    *Kahramanlık ve ölüm kültü. Kahramanlık olağan karşılanan bir durumdur. Faşist kahraman en güzel ödül olan ölümü özler. Falanjistlerin sloganı Viva la Muerte! (Yaşasın Ölüm) dir.
    *Maçoluk. Kadınları küçük görmek bu işin olmazsa olmazıdır. Fallusun ikamesi silahtır.
    *Birey değil halk önemlidir ve halk tekparça bir varlıktır ve lider onların sözcüsüdür. Çürümüş parlamenter yönetimlere karşıdır.
    *Kendine özgü yeni bir dil yaratır.
    Söz konusu ögeler değişik diktatörlük biçimlerinin hepsinde ortaktır.

 

Mitos 4

  • İnsanlığın ruhsal gelişimine damgasını vurduğu için Eksenel Çağ (Axial Age) adı verilen, MÖ yaklaşık 800-200 arasına tarihlenen dönemde, dört bölgede, Çin’de, Hindistan’da,Ortadoğu’da ve Yunan’da, ortaya çıkan peygamberlerle bilgeler kalıcı olacak dinleri başlattılar. Eksenel bölgelerde siyasal, toplumsal ve ekonomik çalkantılar yaşanıyordu. Savaşlar, sürgünler, katliamlar yapılıyor, kentler yakılıp yıkılıyordu. Yeni ekonomik düzenle güç, papazlarla krallardan tüccarlara geçiyor, eski hiyerarşi sarsılıyordu. Çin’de Konfüçyüsçülük ve Taoizm; Hindistan’da Budizm; Ortadoğu’da Yahudilik; Yunan’da usçuluk gibi, yeni din ve felsefe sistemleri ortaya çıkıyordu. Hepsi de ayinler ve uygulamalara derinden bağımlı olmayan, daha içselleşmiş bir dinin gerekliliğini vurguluyorlardı. Eski değerler irdelenmeli, her şey sorgulanmalıydı. Kişisel vicdan ve erdem çok önemseniyordu.  Kent yaşamının yaygınlaşması, mitolojinin artık eskisi gibi gerçek sayılmamasını beraberinde getirmişti. Fakat zamanla, içgüdüsel olarak eski mitlere yöneldiklerinin de farkına vardılar. Öyküler hala gerekli görülüyordu. Bir mit katı yenilikçiler tarafından yasaklandıysa, çok geçmeden farklı bir kılıkta sisteme geri dönerdi. Daha ileri din sistemlerinde bile insanlar mitolojisiz yapamadıklarını anlamışlardı. Ancak artık kutsal olan uzak, daha yabancı ve ulaşılmaz olmuştu.

    Eksenel düzene öteki kültürlerden daha önce giren Çinlilerin Gök Tanrısı, öteki gök tanrılarının tersine gözden kaybolmadı, kralın meşruluğu ona bağlı kaldı. Çinlilerin tanrılara ilişkin öyküleri hiç olmamıştı; mitolojik, kültür kahramanlarına saygı duyarlardı. Onlar için Altın Çağ, tarıma bağlı basit toplum dönemiydi. Çinliler bu Altın Çağ’ın, insanoğluna tarım bilimini öğreten kültür kahramanının ölümüyle bittiğini düşünüyorlardı.

    Eksenel çağın bilgeleri, merhemetle adalet günlük yaşama uygulanmadığı sürece, mitin gerçek önemini ortaya koyamadığını göstermişlerdi.

    Hindular mitlerin dünyasında kendilerini çok rahat hissederler. Budizm, büyük ölçüde psikolojik bir dindir, psikolojinin erken biçimi olan mitolojiyi kendine yakın görür.

    MÖ sekizinci, yedinci ve altıncı yüzyılların İbrani peygamberleri kendi Eksenel yenilikleriyle bağdaşmadığını düşündükleri eski mitlere karşı sıkı bir savaş açtılar, eski mitlerin yalan olduğunu duyurdular ama, kendilerine uyduğu sürece eski Ortadoğu mitolojisinden yararlandılar. Tevrat’ın Exodus-Çıkış kitabında, Sazlıklar Denizi’ni (Kızıldeniz’in Tevrat’taki ismi) geçişleri gibi. Suya batma geleneksel olarak geçiş törenini simgelemekteydi; öteki tanrılar dünyayı yarattıklarında denizi ikiye ayırmışlardı. Mit eylemi gerektirir: Büyük Kaçış miti Yahudilere özgürlüğe kutsal bir değer vermeyi aşılarken, köle olmanın da eziyet etmenin de reddini gerektirir. Öykü uzak geçmişte yaşanmış bir olay olmaktan çıkar, yaşayan bir gerçekliğe dönüşür. Yahudilik öyküler yardımıyla da görüşünü dile getirdi.

    Yunan’da logos (muhakeme), Eksenel Çağ’ın itici gücüydü. Dünyanın göksel bir varlığın eliyle değil, evrenin düzenli yasalarına göre varolduğunu kabul ederlerdi. İyonya’daki ilk varsayımlar en az eski mitler kadar kurguya dayalıydı, doğrulanmaları olanak dışıydı. Atinalılar MÖ 4. yüzyıldan önce, yeni bir kuttören türü olan tragedya ile eski mitleri sahneye koymaya ve en temel Grek değerlerini bu yolla sorgulamaya başladılar. Tragedya kahramanı bilinçli seçimler yapmalı ve sonuçlarına katlanmalıydı. Seyirciler başkasının acılarını kendi acılarıymışçasına hissetmeyi öğrenir, duygudaşlık ve insanlık ufukları genişler, Eksenel dönemin merhameti aşılanırdı. Platon mitleri kocakarı masallarına benzetmiş, Aristo eski mitleri anlaşılmaz bulmuştu. Greklerin logos’u mitolojiye karşı çıkıyor gibiydi, ancak filozoflar onu usçu düşüncenin atası olarak görerek ya da tinsel söylem için gerekli olduğunu düşünerek miti kullanmayı sürdürdüler. Öyle ki, Eksenel Çağ’daki Grek usçuluğu Grek dini üzerinde hiçbir etki yapmamış, MS 6. yüzyılda Justinianus tarafından yasaklanana kadar şölenlerini sürdürmüşlerdi.

Günümüzde Suriye sınırları içinde kalan Salihiye’deki Dura Europos Sinagog’unda (MS 200’lerin başı) yer alan fresklerden biri de, Exodus-Çıkış freski. blog.kavrakoglu.com

Günümüzde Suriye sınırları içinde kalan Salihiye’deki Dura Europos Sinagog’unda (MS 200’lerin başı) yer alan fresklerden biri de, Exodus-Çıkış freski.
blog.kavrakoglu.com

  • Eksenel Çağ sonrasında, MÖ yaklaşık 200-MS yaklaşık 1500 yılları arasında Batılılar mitolojiyi kuşkulu görmüşlerdir. Aziz Paul, Hz. İsa’yı mitolojik bir kahramana dönüştürür. Grekçede mitos ile gizem aynı kökten gelir. Dinlerin gizemcileri (mistikler) hep mite başvurdular. Gizem, dile getirilemeyen deneyimlere gönderme yapar, sözün ötesindedir ve dış dünyadan çok iç dünyayla ilişkilidir. Mitoloji ile mantığın birbirini tamamladığı görüşü hakimdir. Umutsuzluklarını gidermeye çalıştıklarında mitin varlık alanına girerler. Onbirinci yüzyılda Müslümanlar felsefenin tinsellikle, kuttören ve yakarışlarla bağdaştırılması gerektiğine karar verdiler ve Sufilerin mitolojik, gizemci dini İslam’a örnek oluşturdu. Benzer bir yaklaşımla, Yahudiler de İspanya’dan kovulduklarında filozoflarının akılcı dininin kendilerine yardımcı olmadığını fark etmiş, Kabala mitlerine dönmüşlerdi. 11.-12. yüzyıllarda Batı Avrupa Hıristiyanları Platon ve Aristo’nun çalışmalarını keşfedince mitlere olan duyarlılıklarını yitirmeye başladılar.
  • 1500-2000 yılları arasındaki Büyük Batı Dönüşümü’ne baktığımızda Avrupa ve daha sonrasında ABD bir uygarlığın temelini attılar. Batılı anlamda modernlik logos’un çocuğuydu. Sanayileşme, tarımın dönüşmesi, toplumu yeniden örgütlemek için yapılan siyasal ve toplumsal devrimler, Aydınlanma, miti yararsız, uydurma ve çağdışı ilan etti. Batı toplumunun yeni kahramanı bilim adamı ya da mucit oldu. Artık değiştirilemez, kutsal yasalar yoktu. Mite bu yabancılaşma, 16. yüzyılda Avrupa dinini çağdaş kılmaya çalışan Reformcularda çok belirgindi. Kilise ayininde İsa’nın kurban edilerek ölümü mitolojik ve sonsuz olması nedeniyle yeniden sahnelenir, böylece onu yaşanan gerçekliğe dönüştürürdü. Reformcuların gözünde ise yaşanmış bitmiş bir olayın anılmasıydı. Matbaanın bulunması, yayılan edebiyat, insanların metin algısını değiştirdi. Toplu okumanın yerini tek başına, sessizce okuma alıyordu. Mit, insanoğlunu evrende önemli olduğuna inandırmıştı. Oysa yeni astronomi ile insanoğlu, evrende ufacık bir yer tutan bir gezegenin kıyısında kalmıştı. Aydınlanma ideallerini (Aydınlanma konusu blogumuzda daha önce yayımlanmıştı) dinsel bir kalıba sokmaya kalkışan yeni Hıristiyan akımlar gibi; Quakerlar, Püritenler gibi tinselliği güçlü akımlar da ortaya çıkmaya başladı. 19. yüzyılda toplum mitolojiyle akılcı bilim arasında bir seçim yapmalıydı, uzlaşma söz konusu değildi. 1882 yılında Nietzsche Tanrı’nın öldüğünü duyurdu. Mit, kült, kuttöresel ve ahlaki yaşayış olmayınca kutsal ölmüştü. Mitin yalan olduğunu ya da düşüncenin önemsiz bir boyutunu temsil ettiğini söyleyen 19. yüzyılın ardından, 20. yüzyılda enikonu ırkçı, etnik, küçültücü ve bencil, “öteki”ni yaratan; merhamet duygusu taşımayan, yaşamın kutsallığına saygı duymayan; modernleşmeyi başaramamış; toplu öldürmelere ve soykırıma yol açan yıkıcı mitolojiler ortaya çıktı.
1600’lerde İngiltere’de ve Britanya kolonisi Amerika’da Quakerlar ölümle cezalandırılıyordu. Fotoğraf:www.worldandi.com

1600’lerde İngiltere’de ve Britanya kolonisi Amerika’da Quakerlar ölümle cezalandırılıyordu.
Fotoğraf:www.worldandi.com

Çağdaş Sanata Varış 53 | Sürrealizm 4

Alberto Giacometti (1901-1966), Sürrealist Masa, 1933 (üstte). Sabahın Dördünde Saray, 1932 (altta). İncecik Ekspresyonist heykelleriyle tanınan Giacometti, Sürrealist yapıtlarını sonraları şiddetle reddetmiştir. Sabahın Dördünde Saray, oneirizm ile yapılmıştır.

Alberto Giacometti (1901-1966), Sürrealist Masa, 1933 (üstte). Sabahın Dördünde Saray, 1932 (altta). İncecik Ekspresyonist heykelleriyle tanınan Giacometti, Sürrealist yapıtlarını sonraları şiddetle reddetmiştir. Sabahın Dördünde Saray, oneirizm ile yapılmıştır.

 

Alsace-Lorraine'li Jean Arp (1887-1966), 1916 yılında Zürih'teki Dada grubunun kurucu üyeleri arasına katıldı. 1930'lardan sonra heykel yapmaya başladı. Hep değişken olabilecek formlar kullandı. Uluslararası büyük Sürrealist ve Soyut sanatçı sergilerine katıldı. Gezdiğimiz müze, 19. yüzyıla ait bir villanın içine ve bahçesine kurulmuş, bir tarafı deniz, bir tarafı nehir ile çevrili harika bir yerdi. Sergilenen eserlere ayrı bir güzellik katıyordu. Jean Arp, Helsingor, Louisiana Açık Hava Müzesi, Danimarka.

Alsace-Lorraine’li Jean Arp (1887-1966), 1916 yılında Zürih’teki Dada grubunun kurucu üyeleri arasına katıldı. 1930′lardan sonra heykel yapmaya başladı. Hep değişken olabilecek formlar kullandı. Uluslararası büyük Sürrealist ve Soyut sanatçı sergilerine katıldı.
Gezdiğimiz müze, 19. yüzyıla ait bir villanın içine ve bahçesine kurulmuş, bir tarafı deniz, bir tarafı nehir ile çevrili harika bir yerdi. Sergilenen eserlere ayrı bir güzellik katıyordu.
Jean Arp, Helsingor, Louisiana Açık Hava Müzesi, Danimarka.

 

  • Freud bizlerin kendi bilinçaltımızın medyumları olduğumuzu söylüyordu. Uykusunda yürüyenler ya da konuşanlar vardır. Buna bir tür ruhsal otomatik diyebiliriz. Sürrealistler de otomatik yazı ile kendi bilinçaltlarına medyumluk yapmaya çalışıyorlardı. Medyum ölünün sesiyle konuşarak ya da otomatik yazı yardımıyla yüzlerce yıl önce yaşamış birinden mesaj alır. Bu da ölümden sonra bir hayat olduğunun ya da insanın birden çok kere yaşadığının kanıtı olarak görülür. 20. yüzyılda ara ara bir spiritüalizm uyanışı yaşanmıştır.
  • Otomatik yazı yöntemi ile gerçeküstü dünyanın düşsel, cinsel, sapkın, imgelerini geliştirmeye çalıştılar.
  • Sürrealist edebiyatta anlam kapalılığı esastır.
  • Olağanüstülük, düş ve hayal şiirinin konusunu oluşturur.
  • Şairlerin dizelerindeki sözcükler mantıksal bir sıra izlemiyor, psikolojik süreçlerle bir araya geliyordu.
  • Sürrealizmin dünya edebiyatındaki temsilcileri: Andre Breton, Louis Aragon, Benjamin Peret, Federico Garcia Lorca, Jacques Prevert, Dylan Thomas, Paul Eluard’dır.
  • Türk edebiyatındaki temsilcileri ise Birinci Yeni’den Orhan Veli ve İkinci Yeni sanatçılarından Sezai Karakoç, Cemal Süreya, İlhan Berk, Turgut Uyar ve Ece Ayhan.

 

Federico Garcia Lorca ve Savador Dali.

Federico Garcia Lorca ve Salvador Dali.

 

 

  • Paul Eluard (1895-1952) Fransız Dadacı ve Sürrealist şair. Gerçeküstücülük yeni sözcükler yaratma sanatını kazandırdı. 1912 yılında “yaşamımın güneşi” dediği Gala’ya aşık oldu. Kendi deyişiyle “ulu bir yapının temellerini atan” Apollinaire’in ölümüyle çok sarsıldı. 1930’da Gala, Dali için Eluard’ı terk etti ve Dali ile evlendi. Eluard kuşkusuz, kendi topluluğunun en gerçekçi ozanıydı. Birkaç dizesini paylaşıyoruz:

Yaratılmışım, yaratırım, tek denge bu,

Tek eşitlik.

***

Bir portakal gibi mavi yeryüzü

Yanlışı yok sözcükler yalan söylemez.

  • Federico Garcia Lorca (1898-1936), şiirleri ve oyunlarının yanı sıra dostlukları ve ölümü ile de sık anılan 27 Kuşağı üyelerindendir. Granada’daki evini gezdiğimizde ne yazık ki fotoğraf çekme izni alamamıştık. Evde sergilenen fotoğraflarda çok sayıda Dali-Bunuel-Lorca dostluğunu görmüştük. Oyunlarından en bilinenleri Kanlı Düğün (1932) ve Bernarda Alba’nın Evi’dir (1936). Lorca, sağ kesimin İspanya’da seçimleri kazanması ve 1933 yılından itibaren Falanj birliklerinin aktifleşmesi üzerine Madrid’den doğduğu kente, Granada’ya dönmüştür.  Ancak 1936’da tutuklanmış, Manuel de Falla arabulucu olmak istemiş ama Lorca’nın tutuklandıktan iki gün sonra kurşuna dizildiğini öğrenmiştir. Cesedi ise yol üzerine atılmıştır. İspanyol burjuvazisi ile alay eden; Mağribiler, Çingeneler, zenciler gibi ötekileştirilen grupların destekçisi; Katolik inançlarına ve aile kurumuna dil uzatan; sol düşünceyi savunan ve başta Dali olmak üzere yaşadığı eşcinsel aşkları ile gündemde olan Lorca’nın ortadan kaldırılmasının sembolik bir değeri olduğu kesindir. Dali ile aşkları Paul Morrison tarafından 2008’de çekilen Little Ashes adlı filme konu olmuştur.

 

  • Sürrealist Sinema ise Salvador Dali ve Luis Bunuel (1900-1983)ortaklığı ile çekilen 16 dakikalık Endülüs Köpeği (1929) ile başlar. İki sanatçı gördükleri rüyaları çekerek konusuz bir film yapmışlar. Bunuel ustura ile göz kesme sahnesinin çekiminden sonra bir hafta hasta yatmış. Bunuel, 1930 yılında çektiği 60 dakikalık Altın Çağ filmine de Dali ile başlamış, sonra senaryo yazımı sırasında aralarında çıkan anlaşmazlık sonucu Dali projeden ayrılmış. Avrupa’daki ilk sesli filmlerden biri olan ve Katolisizme eleştiri yönelten Altın Çağ, gösterime girince olay çıkmış ve film 1980 yılına kadar ticari gösterime girememiş. Film, dönemin sürrealist topluluğunun kolektif hedeflerine ait. Altın Çağ, Sürrealistler tarafından manifestonun görsel karşılığı olarak kabul görebilmiş tek film olmuştur. Bunuel, 1932 yılında Sürrealist gruptan ayrılmıştır, ama akımın görüşlerine bağlılığı devam etmiştir. Anlaşılan o ki, Dali ile olan anlaşmazlık az bir şey değil. Dali ABD’de Bunuel’in komünist olduğunu söyleyince Bunuel Meksika’ya geçmek zorunda hissediyor kendisini. Herhalde Dali de böyle şeyler yaptığı için sevilen bir kişi olmamış. 1950’de Meksika’da çektiği üçüncü filmi olan Los Olvidados- Unutulmuşlar ile Cannes Film Festivali’nde En İyi Yönetmen Ödülü’nü alıyor. Bunuel filmlerini rüyaya yaklaştırmak ve otomatizmden yararlanmak istiyor. Bunuel  aristokrat bir aileden geliyor. Hıristiyanlık ve burjuvazi ile hesaplaşması var. Burjuvaziyi temsil eden piyanoya filmlerinde çok yer veriyor. Burjuvazinin kendi düzeni dışındaki hiçbir şeye aldırmadığını düşünüyor. Kadınları küçük görüyor, kadına histeri yüklüyor. Estetiği öne çıkaran filmlerden nefret ediyor. Filmlerinde erotizm önemli yer tutuyor. 1951 yılında yine Meksika’da çektiği Susana adlı filmi de Cannes Film Festivali En İyi Öncü Film Ödülü’nü alıyor. UNESCO Memory of the World için iki film seçiyor: biri, ilk bilimkurgu filmi, Fritz Lang’ın Metropolis’i (1927), diğeri Los Olvidados. Filmlerinde sıkça yer alan hayvanlar vahşeti temsil ettiği gibi, “insanların hayvan gibi yaşadığı” fikrini de betimlemek için kullanılıyorlar. Cannes Film Festivali Bunuel’e ödül vermeye doymamış: 1959’da Nazarin ile Jüri Özel Ödülü; 1960’da The Young Ones ile Özel Mansiyon; Vatikan’ın afaroz ettiği 1961 yapımı Viridiana ile Cannes Film Festivali’nde Altın Palmiye alıyor. Bunuel, Viridiana’da dilencilerle Son Akşam Yemeği tablosu çiziyor. Filmde, asetizmin özellikle de rahibeliğin doğal bir şey olmayışı işleniyor, fallik semboller kullanılıyor. Bastırılan şeylerin daha şiddetli ortaya çıktığı vurgulanıyor. Sürrealizm’in yıkıcılığı var filmde. Sadece dini değil, acıdığımız yoksulluğu da yıkıyor Bunuel. Aslında, Bunuel’in İspanya’da sansürü aşıp bu filmi çekebilmesi filmin en gerçeküstü yanı. Gündüz Güzeli (1967) ile Venedik Film Festivali’nde Altın Aslan; 1972’de Burjuvazinin Gizli Çekiciliği adlı filmi ile Akademi’den En İyi Yabancı Film Oscar’ı ve üç ödül daha almıştır. Özgürlük Hayaleti (1974) ve Arzunun O Belirsiz Nesnesi (1977) ile çeşitli ödüller almış, bol ödüllü bir yönetmendir. 1970 yılında çektiği Tristana’da burjuvaziyi ve kadınları aşağılama; eksik kişinin yetkin oluşu fikri; seçme özgürlüğünün mutluluk getirmeyeceği, yanlış seçimler de yapılabileceği; fallik semboller; aynı rüyayı sürekli görme teması vardır ama çok fazla Bunuelci oyunlar, sürrealist ögeler yoktur. Filme adını vermiş olan ‘arzunun belirsiz nesnesi’ vajinadır. Entelektüel birinin de arzusuna erişemeyince entelektüel düzeyin dağılıp gittiğini, komik duruma düştüğünü, elde edememenin takıntıya dönüştüğünü anlatıyor Bunuel. Bu filminde biliçaltını cüceye temsil ettirmiş.
    • Bunuel’in filmleri dışındaki sürrealist filmlerden bazı örnekler verirsek:
    • The Star Fish, Man Ray, 1928.
    • L’atalente, Jean Vigo, 1934.
    • Orpheus, Jean Cocteau, 1950.
    • Woman in the Dunes, Hiroshi Teshigara, 1964.
    • Uccellacci e uccellini, Pier Paolo Pasolini, 1966.
    • The Holy Mountain, Alejandro Jodorowsky, 1973.
    • L’arbre de Guernica, Fernando Arrabal, 1975.
    • Eraserhead, David Lynch, 1977.
    • Brazil, Terry Gilliam, 1985.
    • Aaah Belinda, Atıf Yılmaz, 1986.
    • Delicatessen, Jean-Pierre Jeunet, 1991.
    • Little Otik, Jan Svankmajer, 2000.
    • The Wayward Cloud, Tsai-Ming Liang, 2005.
    • Taxidermia, György Palfi, 2006.
    • Holy Motors, Leos Carax, 2012.

Breton’un ortodoks Sürrealizm’i ve onun takıntılı ilkeleri değilse de, Sürrealizm’in politik konumu, dini inanca Sürrealist tonda saldırılar, Sürrealizm’e dair anahtar fikirler ve skandal pratiği günümüze kadar devam etmiştir.