Etiket arşivi: Almanya

Püritenler 1

  • 16. yüzyıla kadar Hıristiyanlıkta Katolik, Ortodoks, Ermeni, Süryani, Nasturi, Kıpti mezhepleri vardı.
  • 16. yüzyılda Reform Hareketi ile ortaya çıkan Protestanlık bir devrimdir.
  • Tüm Avrupa’yı etkileyen Reform Hareketi dinsel olduğu kadar siyasal bir devrim olarak da düşünülebilir. Otuz Yıl Savaşları ve Seksen Yıl Savaşları’nın sonunda 1648 yılında birkaç antlaşmayı içine alan Vestfalya Antlaşması ile barış yapılmış, böylece Aydınlanma’nın yolu açılmıştır. Reform hareketleri önce Almanya’da ve İsviçre’de sonrasında ise Fransa, İngiltere ve Kuzey Avrupa ülkelerinde etkili olur. Reform’u düşünürken Avrupa’nın güneyine inmesine engel olunan Germenlerin Latin nefretini de hesaba katmak gerekir.
Fotoğraf: YouTube

Fotoğraf: YouTube

  • Protestanlığın temel formülü
    *Sola Fide,
    (Yalnız İman. Kalben, samimiyetle inanmak.)
    *Sola Scriptura,
    (Yalnız Kutsal Kitap. Eski Ahit ve Yeni Ahit)
    *Sola Gracia,
    (Yalnız İzzet: Tanrı’nın/İsa’nın seni seçmesi. Bu inanç, aracı bir kurum olan Kiliseyi önemsiz kılar. Çünkü Protestan olarak Tanrı’nın lütfu zaten o kişinin üzerine olmuştur.)
    *Solo Christo.
    (Yalnız İsa. Kişiyi kurtaracak olan sadece İsa’dır. Kişiyi devlet değil, İsa kurtarır. Anti-laik bir söylemdir.)
  • Katoliklikte ibadet çok önemlidir. Protestanlıkta ise iman etmişsen, ritüele uymasan da olur.
  • Katoliklikte cennete gitmek için ibadetin yanı sıra hayırlı iş yapmak da önem taşır. Protestanlık ise imanlı kişinin zaten doğru işler yapan, doğru bir adam olacağını düşünür.
  • Protestanlarda çalışmak Tanrısal bir emirdir. Çalışmak, kendini Tanrı’ya adamanın bir yoludur.
  • Katoliklerin şarap-ekmek ayini kiliseye gitmeyi gerektirir. Oysa Protestanlık Kilisenin gücünü kırmayı hedefler.
  • Protestanlığın Germanik bir dünyayı amaçladığı düşünülür.
  • Protestanlığın İzzet ilkesi, Püritenizm ve Calvinizm’de zenginlik olarak düşünüldüğünde kişinin seçildiğinin belirtisi sayılır. Lütercilerin inanışı da zengin olmak izzeti gösterir şeklindedir.
  • Denklem iman = para gibi olur.
  • Kapitalizm, Protestanlık ile yürümüştür.
  • Hıristiyan köktenciliği Protestan çevrelerde doğar ve Kutsal Metinleri harfiyen yorumlama kararıyla tanımlanır. (Katolik köktenciliğinden söz edilemez, zira Kutsal Metinlerin yorumunu Katolikler adına sadece Kilise yapar.)
  • Yahudilikteki “Seçilmiş Millet” kavramını Calvin Hıristiyanlığa taşımıştır. Seçilişleri, kişileri İsa’nın yoluna çekmek içindir.

 

Faşizm / Diktatörlük 2

Ortaçağlardaki Gibi, John Heartfield (1891-1969), 1934. Eserin teması şehitliktir. Ortaçağdaki din şehitleri ile Üçüncü Reich veya diğer adıyla Nazi Almanyası’nın kanına girdiklerini gamalı haçı Çarmıh gibi kullanarak ifade ediyor. Fotoğraf: Füsun Kavrakoğlu, Tate Modern, Londra, 2017.

Ortaçağlardaki Gibi, John Heartfield (1891-1969), 1934.
Eserin teması şehitliktir. Ortaçağdaki din şehitleri ile Üçüncü Reich veya diğer adıyla Nazi Almanyası’nın kanına girdiklerini gamalı haçı Çarmıh gibi kullanarak ifade ediyor.
Fotoğraf: Füsun Kavrakoğlu, Tate Modern, Londra, 2017.

  • İtalyan faşizmi bir Avrupa ülkesinde iktidara gelenilk sağcı diktatörlük olmuştu. İtalyan faşizmi bir liturji, bir folklor, bir giyim tarzı yaratan ilk rejimdir. Öteki faşist hareketler ( Letonya, Estonya, Litvanya, Polonya, Macaristan, Romanya, Bulgaristan, Yunanistan, Yugoslavya, İspanya, Portekiz, Norveç, Almanya ve Güney Amerika’da) 1930’lu yıllarda ortaya çıkmıştır. Avrupa’nın liberal liderlerini, bu yeni rejimin ilginç toplumsal reformlar gerçekleştirdiğine ve komünizm tehlikesine karşı ılımlı devrimci bir seçenek oluşturduğuna ikna eden İtalyan faşizmi olmuştur.
  • Adolf Hitler’in Kavgam adlı kitabı, bir siyasal program bildirisidir. Naziliğin bir ırkçılık ve Ari ırk kuramı, bir yoz sanat anlayışı, bir iktidar istenci ve üstinsan felsefesi vardı.
  • Mussolini’ninbir felsefesi yoktu. Başlangıçta ateistken sonradan faşizmi kutsayan piskoposlar ile yakın ilişki içinde olmuş, “Tanrı’nın Gönderdiği Adam” olarak anılmıştı. İtalyan faşizmi monarşi ile devrimi, kraliyet ordusu ile Mussolini’nin özel milisini, mutlak denetim ile piyasa ekonomisini bir araya getirmişti. Devrimciydi ama tutucu toprak sahipleri tarafından finanse edilmişti. Başlangıçta cumhuriyetçiydi ama yirmi yıl boyunca kraliyet ailesine bağlılığını dile getirdi. İtalya’daki iki önemli sanat ödülünden biri olan Bergamo Ödülü avangart sanatın yeni denemelerini teşvik ediyordu. Oysa Almanya’da avangart sanat, üstü örtülü bir komünizm propagandası sayılıyordu; yozlaşmışlığın ürünü olarak görülüp yasaklanmıştı.
  • İtalyan faşizmi de Nazizm gibi bir diktatörlüktü ama felsefi zayıflığı yüzünden diğeri gibi tam totaliter bulunmaz. Ama muhalefet liderleri suikasta kurban gitmişler, siyasal muhalifler sürgüne gönderilmiş, özgür basın susturulmuş, sendikalar dağıtılmış, yasama erki kağıt üstünde kalmış, yürütme yargıyı ve kitle iletişim araçlarını denetlemiş, doğrudan yasalar çıkartmış, ırkın saflığını korumaya yönelik yasalar yapılmış, Yahudi katliamı resmen desteklenmiştir. Benito Mussolini, demokratik bir parlamentonun temelinin en iyi içeriden, yavaş yavaş çürütülebileceğini biliyordu.
  • İtalya’da Benito Mussolini döneminde (1922-1943) söylevlerinin önemli bulunan bölümleri okullarda ezberletilirdi.
  • Faşizmden emperyalizmi çıkardığımızda karşımızda İspanya’dan Franco’nun aşırı Katolik falanjizmini ve Portekiz’den Salazar’ı buluruz.
  • Faşizmden sömürgeciliği çıkardığımızda Balkan faşizmiyle karşılaşırız.
  • İtalyan faşizmine radikal bir kapitalizm karşıtlığını eklediğimizde Ezra Pound’a; faşizme Kelt mitolojisi kültü ile Kutsal Kase mistisizmini eklediğimizde Julius Evola’ya ulaşırız.
  • 1940’lı yılların sonunda Bertolt Brecht şöyle yazar: “Demokratik ülkelerde ekonominin şiddet özelliği fark edilmez, otoriter ülkelerde fark edilmeyen, şiddetin ekonomik özelliğidir.”
  • Eduardo Galeano’ya göre Latin Amerika’da devlet terörü, yönetici sınıflar başka yollarla işlerini yürütemedikleri için harekete geçer. İşkence, etkili olduğu için vardır. Demokrasi güç anlarda ulusal güvenliğe, yani oligarşinin ayrıcalıklarının ve yabancı yatırımların güvenliğine karşı bir suç teşkil eder. Onur kırıcı yapı uluslararası pazarlarda ve mali merkezlerde başlar, her yurttaşın evinde biter. Posta ve banka gibi terörün de memurları vardır ve terör gerekli olduğu için uygulanır, bir sapıklar ortaklığı değildir.
  • Günümüzde Avrupa’nın çeşitli yerlerinde etkinlik gösteren Nazi çizgisinde hareketler var. Bunlar tabii ki kaygı uyandırıyor. 1997 yılında Umberto Eco, Nazizm’in özgün biçimiyle, ulusal bir hareket olarak yeniden doğacağına inanmadığını ancak en masum kılıklarla yanaşmaya başladığında maskesini düşürmek gerektiğini yazmıştı.
Sapar Murad Niyazov (1940-2006), 1985 yılından beri Türkmen Komünist Partisi Birinci Sekreteri olarak yönettiği ülkenin, Sovyetler’in çökmesi sonrası 1991’de bağımsızlığını ilan etmesiyle Türkmenistan’ın ilk devlet başkanı olmuştu. Türkmenbaşı adını benimsemiş, 1999 yılında kendisini ebedi devlet başkanı ilan ettirmiş, sonra 70 yaşında görevi bırakacağını açıklamıştı. 2001 yılında çıkardığı Ruhname adlı kitabının okullarda okutulmasını, üniversiteye giriş ve ehliyet alımında sınav konusu olmasını zorunlu kıldı. Ocak ayına kendi adını, nisan ayına annesinin adını verdi. Türkmenbaşı adı bir meteora, ayda bir kratere, ülkenin en yüksek tepesine, caddelere, çiftliklere, at sürülerine, bir kente verildi. Her sokağa bir heykeli yapıldı, her binaya posteri asıldı. Hipokrat yeminini kaldırıp doktorları kendisine yemin ettirdi.  Aşkabat’ta yaptırttığı 95 metre yüksekliğindeki heykelin en üstündeki altın çocuk kendisini temsil ediyor. Başka altın Türkmenbaşı heykelleri de yapılmıştı. Fotoğraflar: Füsun Kavrakoğlu

Sapar Murad Niyazov (1940-2006), 1985 yılından beri Türkmen Komünist Partisi Birinci Sekreteri olarak yönettiği ülkenin, Sovyetler’in çökmesi sonrası 1991’de bağımsızlığını ilan etmesiyle Türkmenistan’ın ilk devlet başkanı olmuştu. Türkmenbaşı adını benimsemiş, 1999 yılında kendisini ebedi devlet başkanı ilan ettirmiş, sonra 70 yaşında görevi bırakacağını açıklamıştı. 2001 yılında çıkardığı Ruhname adlı kitabının okullarda okutulmasını, üniversiteye giriş ve ehliyet alımında sınav konusu olmasını zorunlu kıldı. Ocak ayına kendi adını, nisan ayına annesinin adını verdi. Türkmenbaşı adı bir meteora, ayda bir kratere, ülkenin en yüksek tepesine, caddelere, çiftliklere, at sürülerine, bir kente verildi. Her sokağa bir heykeli yapıldı, her binaya posteri asıldı. Hipokrat yeminini kaldırıp doktorları kendisine yemin ettirdi.
Aşkabat’ta yaptırttığı 95 metre yüksekliğindeki heykelin en üstündeki altın çocuk kendisini temsil ediyor. Başka altın Türkmenbaşı heykelleri de yapılmıştı.
Fotoğraflar: Füsun Kavrakoğlu

 

Yararlanılan Kaynaklar

  • Budalalıktan Deliliğe, Umberto Eco, Kırmızı Kedi Yayınevi, 2016.
  • Latin Amerika’nın Kesik Damarları, Eduardo Galeano, Sel Yayıncılık, 2014.
  • Yere Göğe Adını Verdi, Aklına Eseni Yasakladı, Radikal Gazetesi, 22 Aralık 2006.
  • Beş Ahlak Yazısı, Umberto Eco, Can Yayınları, 2014.

 

 

Emperyalizm 1

  • Sömürgecilik ve yeni sömürgecilik çalışmalarında temel nokta, Gilles Deleuze ve Félix Guattari’ye göre, Batılı modern kapitalist sistemlerle dünyanın gerisi arasındaki eşitsiz ilişkidir. Bu ilişkinin aynı zamanda Batı’nın evrensellik ve modernlik kavramlarına dayanan kimliğini kurgulama yolu olduğu öne sürülür.
  • Post-kolonyalizm adı verilen bu sorunsal, emperyal kapitalizmin sömürü mekanizmasının ötesine geçip ötekileştirme denilen ilişki tarzına da ışık tutar.
  • Batı emperyal gücünü öncekilerden ayırt eden temel özellik, Batı’nın bilgi üretme mekanizmalarını iktidarının ayrılmaz parçası haline getirmiş olmasıdır.
The Plumb-pudding in Danger, James Gillray, 1805. British Museum, Londra. Fotoğraf: The Book of Art, Cilt 1.

The Plumb-pudding in Danger, James Gillray, 1805.
British Museum, Londra.
Fotoğraf: The Book of Art, Cilt 1.

  • 19. yüzyılın son çeyreğinde, Asya’dan Afrika’ya kadar uzanan devasa toprak alanının Avrupa’ya eklemlenmesi tamamlanmıştı. Afrika’nın sömürgeleştirilmesi yaklaşık 20 yıllık bir sürede tamamlanmış, 1870’te Afrika’nın %10’u sömürge iken, 1890’da kıta topraklarının %90’ı sömürge haline getirilmişti. 20. yüzyıla girildiğinde dünya sathında sömürgeleştirme süreci son kertesindeydi; fethedilecek toprak pek kalmamıştı.
  • Büyük Britanya o yıllarda dünyanın gördüğü en büyük imparatorluk ülkesine sahipti. 33.7 milyon kilometrekarelik bir toprak alanına ve dünya nüfusunun yaklaşık dörtte birine hükmediyordu. Krallık donanması kendisinden sonra gelen en büyük iki filonun toplam gücüne eşitti. Ancak Almanya, Japonya, ABD gibi yeni aktörlerin devreye girmesi ile üretim verimliliği konusunda giderek zayıflıyor ve dünya ekonomisindeki payı düşüyordu.
  • Birinci Dünya Savaşı dünya sathında Afrika, Amerika, Asya, Avustralya ve Avrupa’dan 100’den fazla devletin katıldığı ilk küresel savaş olmuştu. Askerler, ilk kez kendi bölgelerinin dışında hiç bilmedikleri yerlere savaşa gönderilmişlerdi. Kanadalı askerler Fransa’ya, Anzaklar Gelibolu’ya, Hintliler Ortadoğu ve Avrupa’ya, Çinliler İngilizlerin, Afrikalılar Fransızların savaştıkları cephelere sürülmüşlerdi.
  • ABD’nin Vietnam denemesi Yeni Sömürgecilik kapsamında düşünülmesi gereken bir teşebbüstür.
  • Putin’in başka ülkelerde yaşayan Ruslar konusunda hak ve sorumluluk iddiası var. Putin’in 1994 yılında dile getirmeye başladığına göre Rusya, Sovyetler Birliği’nin dağılmasıyla anavatan dışında kalmış 25 milyon Rus’u kendi kaderine terk edemezdi. Etnik Rusların ve Rusça konuşanların sorumluluğunun üstlenilmesi, Rusya’nın 20 yıldır şekillenmekte olan eski Sovyet cumhuriyetleri bölgesindeki yeniden emperyalleşme politikalarının meşruiyet kaynaklarından biri haline geldi. Eski Sovyetler Birliği bölgesinin hemen hemen tamamı Rusya’nın müdahale edebileceği alan olarak tanımlanıyordu.

 

Bu harita İngiltere’nin hiçbir dönemde işgal etmediği ülkeleri göstermektedir. Söz konusu ülkelerin sayısı sadece 22’dir. Fotoğraf: AFL67@yahoogroups.com

Bu harita İngiltere’nin hiçbir dönemde işgal etmediği ülkeleri göstermektedir. Söz konusu ülkelerin sayısı sadece 22’dir.
Fotoğraf: AFL67@yahoogroups.com

Şiddet 62| Devlet Şiddeti 8

  • Psikiyatr ve filozof, önemli bir Nazi karşıtı düşünür olan Karl Jaspers’in (1883-1969) öğrencisi, arkadaşı ve izleyicisi Alman siyaset bilimci Hannah Arendt (1906-1975), sıradan insanların gaddarca davranabilme nosyonunu dile getirmek için kötülüğün sıradanlığı terimini yaratmıştır. Eğer kötülük yaygın ve sıradan ise buna ilişkin farkındalık pek yaygın değildir. Nuremberg Duruşmalarında Müttefikler, iki düzine Nazi liderini pek çok psikiyatr ve psikolog aracılığıyla iki yıl boyunca kapsamlı kişisel mülakatlar ve psikolojik testlerle değerlendirmeye tabi tuttular. Bu değerlendirmeler, Nazi liderlerinin, akıl hastası olmayan, zihinsel olarak sağlıklı, normal insanlar olduklarını ortaya koydu. Bu sonuç, Hannah Arendt’in kötülüğün sıradanlığı tezine iyi bir örnektir.
  • En sağlıklı olanların bile içinde pusuda bekleyen bir şiddet vardır. İngiliz İmparatorluğu’na karşı bir eylem aracı olarak kullanılan sivil itaatsizlik, Gandi’nin görüşüne göre, şiddetin tam yokluğu değil, kişinin kullanmayı gayet iyi bildiği askeri taktiklerin reddedilmesi anlamını taşır. Anlamlı karşı çıkış, keyfi şiddete karşı şiddet kullanmama değil, disiplinli şiddet kullanmaya karşı disiplinli şiddet kullanmamadır.
Auschwitz I, Oswiecim (Krakow’un 60 km batısında), Polonya. Kampa gelenlerden her şey toplanıyor, akla gelmez şekillerde değerlendiriliyordu. Kampa gittiğimizde saçlardan dokunmuş kumaş örneği görmüştük. Theodor Adorno, “Auschwitz’ten sonra şiir yazmak barbarlıktır,” dediğinde, bir yandan soykırım sonrası edebiyatın imkansızlığı ve geçersizliğini ifade ediyor ama beri yandan da bu yaşananların yeni sanat türlerini ve dilini dayattığını söylüyordu. Fotoğraf: Füsun Kavrakoğlu

Auschwitz I, Oswiecim (Krakow’un 60 km batısında), Polonya.
Kampa gelenlerden her şey toplanıyor, akla gelmez şekillerde değerlendiriliyordu. Kampa gittiğimizde saçlardan dokunmuş kumaş örneği görmüştük.
Theodor Adorno, “Auschwitz’ten sonra şiir yazmak barbarlıktır,” dediğinde, bir yandan soykırım sonrası edebiyatın imkansızlığı ve geçersizliğini ifade ediyor ama beri yandan da bu yaşananların yeni sanat türlerini ve dilini dayattığını söylüyordu.
Fotoğraf: Füsun Kavrakoğlu

  • Fransız düşünür Michel Foucault’nun (1926-1984) kuramına göre iktidar artık disiplin ve biyo iktidar şeklinde varlık bulmaktadır. Ona göre iktidarın mikro fiziği norm ve alışkanlık oluşturan, niteleyen, ölçen, biçen, derecelendiren süreçlerden oluşur. Biyo iktidar üreme, doğum ve ölüm oranı, sağlık düzeyi, yaşama süresi konusunda müdahaleci önlemlerin alındığı, düzenleyici kontrollerin yapıldığı iktidar teknolojisidir. Foucault, savaşların tüm nüfus/bir halk adına yürütüldüğünü ve bu savaşların bir hükümdar adına yürütülenlerden çok daha fazla öldürücü şiddet ortaya çıkardığını söyler.
  • Modern biyo politiğin en tipik alanı toplama kamplarıdır.
  • Michel Foucault’nun itaatkar bedenler dediği politik şiddet varlığını bedenlerde göstermektedir. İktidarın tüm denetimi bedenlerde okunabilir.
  • Asker bir kişi, bir birey olmaz: tam uyuşum içinde kusursuz bir çekirdeğin bir ögesi olabilir. Bu kusursuz ya da neredeyse kusursuz çekirdeğin harcı düşmanlıktır. Aynı hedefe yönelik ortak bir düşmanlık.
  • “Ordu, kökü olmayanlara kök sunar hep. Yeryüzünün en konuksever kulübüdür, kararsızlıklarını, başarısızlıklarını yerleştirecek bir otel arayanlar için bir günahkarlar sığınağıdır, üstelik herkese açıktır. Başta sudan çıkmış balıklara. Yatacak bir yatak, yemek yiyecek bir masa, çene çalacak bir arkadaş sağlar onlara. En önemlisi, senin yerine karar verir: bugününü düzenler, yarınını hazırlar. Gelecek, bir ikilem olmaktan çıkar orduda. Kışla evin, yurdun olur.” (İnşallah, O. Fallaci)
  • Vietnam’da işkenceciler mahkumlara şöyle diyordu: “Konuşursan, seni şerefinle kurşuna dizeceğim. Konuşmazsan bir kamyon altında ezdireceğim ve sonun onursuz bir ölümle gelecek” diye yazıyor Fallaci, Bir İnsan adlı eserinde.
  • 2005’te Fransız banliyö ayaklanmalarında binlerce araba yandı. Žižek bu tür olayları flaş mob’ların (bir anlık güruh) radikal karşıtları olarak görüyor. Žižek, 1968’i vizyonu olan bir ayaklanma olarak görürken, 2005 olaylarını herhangi bir vizyon iması, protestocuların getirdiği bir talebi olmayan, yalnızca tanınma ısrarı taşıyan bir eylem olarak görüyor ve bu tür hiçbir şey talep etmeyen şiddet içeren protesto eylemlerine protestonun sıfır seviyesi adını veriyor.

 

 

Şiddet 57| Devlet Şiddeti 3

Svastika gibi antik bir simgeye kötü şöhret kazandıran Nazilerin çekmiş oldukları bu fotoğraf yıkılan Berlin Duvarının üzerinde sergilenmekteydi. Fotoğraf: Füsun Kavrakoğlu

Svastika gibi antik bir simgeye kötü şöhret kazandıran Nazilerin çekmiş oldukları bu fotoğraf yıkılan Berlin Duvarının üzerinde sergilenmekteydi.
Fotoğraf: Füsun Kavrakoğlu

  • Nazi Almanya’sının ikinci adamı Heinrich Himmler’in projesi olan Lebensborn (Yaşam Pınarı), Alman kanı standartlarına uygun kan taşıyan, gelecekte Reich nüfusuna potansiyel katkı sunabilecek çocukların bulunmasını hedefliyordu. Proje, 1935 yılında uygulamaya konmuştu. Lebensborn, hem Birinci Dünya Savaşı’ndan sonra azalan erkek nüfusu ve düşen doğum oranlarını, hem de Hitler’in üstün ırk amacını sağlamaya yönelikti. Evlilik dışı ilişkilerden hamile kalan Alman kadınlar, çocuğun ırksal değerini ispatladıklarında çocuğun doğum ve bakımı devlet tarafından üstleniliyordu. İkinci Dünya Savaşı sırasında, Nazi subayları tarafından hamile bırakılan kadınlar da proje kapsamına girebiliyordu. Bu bebekler/çocuklar annelerinden ayrılarak özel yuvalarda yetiştiriliyorlardı. Nazilerin işgal ettiği coğrafyalarda, özellikle de Slovenya ve Polonya’da üstün Aryan ırkına mensup olabileceği düşünülen yüz binlerce çocuk kaçırılarak Lebensborn’a dahil edildi. Bu zavallılar, rejimin uygun gördüğü aileler tarafından yetiştiriliyorlardı. Uyum sağlayamayanlar, toplama kamplarına gönderiliyorlardı. Naziler, ilgili evrakı savaş bitmeden evvel önemli ölçüde yok ettikleri için tam olarak kaç çocuğun bu şekilde kaçırıldığı bilinemedi. Elde kalan arşivin bir kısmı 2007 yılında açıldı. Bu çocuklar öz ailelerini bilemedi, onlara geri dönemedi. Bugün bile ailelerin bu konuyu açık açık konuşmaktan korktukları söyleniyor.

 

  • 1920’de Trieste İtalya’ya katılıp da Faşistler Sloven dilinin kamuya açık yerlerde konuşulmasını yasakladığında, İtalyanca bilmeyen köylülerin doktorlara derdini nasıl anlatacağı sorulunca, bir ineğin veterinere derdini anlatmak zorunda olmadığı yanıtı verilmişti: Uygar diller ve yarı-uygar diller vardı.
  • İkinci Dünya Savaşı’nın başlangıcında Polonya’yı işgal eden Almanya, Lehçe konuşmayı yasaklamış, tüm sokak isimlerini de Almancaya çevirmişti.
Nazilerin kamplarda kullandıkları, mahkumları “suçlarına göre” tasnif eden işaretler. Fotoğraf: Füsun Kavrakoğlu, Berlin.

Nazilerin kamplarda kullandıkları, mahkumları “suçlarına göre” tasnif eden işaretler.
Fotoğraf: Füsun Kavrakoğlu, Berlin.

  • 1940’lı yılların sonunda başlayıp 1950’li yılların sonuna kadar ABD’de devam etmiş olan McCarthycilik, komünist veya komünist sempatizanı olmakla suçlananların, özel ve devlet kurumlarınca önce saldırganca soruşturmalara, sonra işten atılmalara, kariyerlerin yok edilmesine, tutuklamalara maruz kalmasıdır.
  • Milliyetçilik, halkları bölen bir akım olarak ırkçılık, dinsel bağnazlık ve kabilecilik ile el ele yürür.
  • Milliyetçiliğin rejimi güçlendirmeye yarayan bir araç olduğu, yetkililer tarafından kullanılabilecek bir vana işlevi gördüğü düşünülür. Oysa iki yanı keskin bir bıçak gibidir; bazen rejimi destekler bazen de siyasi statükoyu tehdit edebilir. Milliyetçiliğin tezahürü olarak başlayan rejim yanlısı bir eylem kolaylıkla liderliğin sorgulandığı bir mücadeleye dönüşebilir.

 

  • ABD’de zencilerin Afrikalı Amerikalı diye anılmaya başlaması onlara yönelik şiddetin bittiği anlamına gelmiyor. Daha 2001 yılında Serena Williams’ın şampiyon olduğu maçta %99’u beyaz olan seyirci tarafından Indian Wells turnuvasında nasıl yuhalandığı akıllarda. Beyaz polisin zenci şüpheliye nasıl inanılmaz bir şiddetle yaklaştığı da sık sık basına yansıyor.
  • Milliyetçi Hinduların (Hindutva) 2002 yılında Hindistan’ın Gujarat Eyaleti’nde Müslümanlara karşı yaptıkları katliamlara daima milliyetçi duyguları kışkırtılmış grupların dinci ve etnik bağnazlıkları da eşlik etmiştir. Örgütün bazı destekçileri ve fikir önderleri Hintli Müslümanları Nazi Almanya’sındaki Yahudilere benzetiyorlardı.
  • Mughal İmparatoru Babür Şah’ın Ayodhya’daki camisinin yıkılmasına da Hindutva sebep olmuştu. Babri Mescit olarak bilinen cami için öfkeli Müslümanlarla Hindular arasında çatışma çıkmıştı. Daha sonra buraya neyin inşa edileceği de başka çatışmalara yol açmıştı.
  • Günümüzde Fransa’da anti-semitik Ulusal Cephe, İkinci Dünya Savaşı’ndan beri Nazizm ile iç içe ve oldukça güçlü bir hareket.
  • Vatandaşların bir bölümü güvende değilse, sesinin duyulduğunu hissetmiyorsa, politik sürece pozitif değil negatif olarak katılmak zorundaysa, bu o ülkenin kaynaklarını doğru kullanmadığı anlamına gelir.
  • “Korku, etikten, sağduyudan, sorumluluktan, uygarlıktan her zaman daha güçlüydü” (Salman Rushdie; İki Yıl Sekiz Ay Yirmi Sekiz Gece; Can Yayınları, 2016).
  • Oxford Üniversitesi’nden Prof. Timothy Garton Ash’e göre, İkinci Dünya Savaşı sonrası kurulan liberal düzende ezilen ve bu düzenden korkan kitleler gitgide kimliklerine sarıldılar ve Öteki’ni dışladılar. Bunun sonuncunda 2017 itibariyle dünyayı saran aşırı milliyetçi ve otoriter akım, Hindistan’dan ABD’ye, Avrupa’dan Çin’e kadar uzanıyor.
  • Çingeneler daimaAvrupa’nın en çok dışlanan topluluğu oldular. Macaristan’daki aşırı sağcı popülist Jobbik Partisi Çingene Suçlarının peşindedir.
  • Bolivya Devlet Başkanı Evo Morales yeni anayasayı hazırlarken kapsayıcı davranmış, Bolivya’yı çok uluslu bir devlet ilan ederek daha önce ayrımcılığa uğramış azınlıkları tanımıştır.
  • Günümüzde milliyetçilik, bazı çevrelerce, medeni hayatın düzenli sükunetini tehdit eden karanlık, ilkel ve nereye gideceği belli olmayan kadim bir güç olarak görülüyor.

 

Çimen I, Lungiswa Gqunta, 2016/17. Sanatçı heykeller ile ırk, mimari, mülksüzleştirme ve kapitalizm eksenindeki sürekli, gerilimli ve yıkıcı ilişkileri inceler. İlgi alanı özellikle Güney Afrika’da Apartheid sonrasında da gözlemlenebilen adaletsizliklerdir.  Yukarıda görülen eserinde kırık Coca Cola şişelerinden bir çimenlik yaratmıştır. Apartheid Güney Afrika’sında sadece zengin beyazların sahip olduğu çimenlikler ırksal ayrıcalıklarla da ilişkilidir. Yabancıların girmesini engellemek için bahçe çitlerinin üzerine ters döndürülmüş kırık şişeler yerleştirilir. Güney Afrikalı bir siyah olan sanatçı için bu eser çocukluğunun çimenlerini ve güvenlik duvarlarını simgeliyor. Fotoğraf: Füsun Kavrakoğlu, Galata Özel Rum İlköğretim Okulu, 2017.

Çimen I, Lungiswa Gqunta, 2016/17.
Sanatçı heykeller ile ırk, mimari, mülksüzleştirme ve kapitalizm eksenindeki sürekli, gerilimli ve yıkıcı ilişkileri inceler. İlgi alanı özellikle Güney Afrika’da Apartheid sonrasında da gözlemlenebilen adaletsizliklerdir.
Yukarıda görülen eserinde kırık Coca Cola şişelerinden bir çimenlik yaratmıştır. Apartheid Güney Afrika’sında sadece zengin beyazların sahip olduğu çimenlikler ırksal ayrıcalıklarla da ilişkilidir. Yabancıların girmesini engellemek için bahçe çitlerinin üzerine ters döndürülmüş kırık şişeler yerleştirilir. Güney Afrikalı bir siyah olan sanatçı için bu eser çocukluğunun çimenlerini ve güvenlik duvarlarını simgeliyor.
Fotoğraf: Füsun Kavrakoğlu, Galata Özel Rum İlköğretim Okulu, 2017.