Etiket arşivi: Aldous Huxley

Şiddet 94| Yasaklar ve Sansür Şiddeti 5 Kitaplar 2

Kum Kitabı 5, Micha Ullman, demir ve kırmızı kum, 2000. Fotoğraf: http://museum.imj.org.il

Kum Kitabı 5, Micha Ullman, demir ve kırmızı kum, 2000.
Fotoğraf: http://museum.imj.org.il

  • Binbir Gece Masalları adlı Ortaçağ’da yazılmış masallar külliyatı 1926-1950 yılları arasında ABD’de müstehcen olduğu gerekçesiyle yasaklanmıştı. Günümüzde Irak, İran ve Afganistan’da hala yasak. Mısır’da da yasaklanması gündemde. 1865 tarihli Lewis Carroll’un fantastik romanı Alice Harikalar Diyarında hayvanlara haddinden fazla insan özellikleri yüklenmiş olmasının insanlara hakaret sayılacağı gerekçesiyle 1931 yılında Çin’in Hunan eyaletinde yasaklandı.
  • 1990 yılında son bölümü tamamlanan Harry Potter serisinin dört kitabı ABD’de cadılığı ve büyücülüğü desteklediği ve satanist gözbağcısı olduğu gerekçesiyle yasaklandı ve yakıldı.
  • Salman Rushdie’nin The Satanic Verses, Şeytan Ayetleri adlı romanı 1988 yılında yayımlanmış, aynı yıl İngiltere’nin en saygın kitap ödüllerinden biri olan Whitbread ödülünü kazanmıştır. Kitap, Müslümanlığa hakaret ettiği gerekçesiyle Hindistan ve Güney Afrika’da yasaklanmış, daha sonra Ayetullah Humeyni tarafından yazar hakkında ölüm fetvası verilmiştir. Rushdie’nin, İslamiyet’in ilk dönemlerindeki bazı olaylara dayanarak taşlama formundaki kurgusal kitabında, Peygamber’in ashabına ve hanımlarına bir genelevdeki fahişelerin ve kadın tüccarlarının ismini verdiği; Peygamber’i Ortaçağ Hıristiyanları tarafından kullanılan şeytan anlamındaki Mahound adıyla anarak onun kutsallığını lekelediği düşünüldü.
  • ABD hükumeti müstehcenlik gerekçesiyle James Joyce’un Ulysses adlı eserini toplatma kararı almış, kitap 1933 yılı sonunda aklanmıştı. D. H. Lawrence’ın Lady Chatterly’in Sevgilisi de zamanın sansür mekanizmalarına takılan eserlerdendir.
  • Batı Cephesinde Yeni Bir Şey Yok, Erich Maria Remarque; Yaşam ve Yazgı, Vasili Grossman; Umut, André Malraux; 1984, George Orwell; Alice Harikalar Diyarında, Lewis Carroll; Candide, Voltaire; Canterbury Hikayeleri, Geoffrey Chaucer; Gazap Üzümleri, John Steinbeck; Doktor Jivago, Boris Pasternak; Lolita, Vladimir Nabokov; Hayvan Çiftliği, George Orwell; Madame Bovary, Gustave Flaubert; Suç ve Ceza, Dostoyevski; Cesur Yeni Dünya, Aldous Huxley; Ulysses, James Joyce; Lady Chatterly’nin Sevgilisi, D. H. Lawrence çeşitli ülkelerde, farklı zamanlarda, muhtelif gerekçelerle yasaklanan ünlü eserlerden bazılarıdır.
  • Medarı Maişet Motoru, Sait Faik; Sınıf, Rıfat Ilgaz; Böyle Bir Sevmek, Atilla İlhan; Fikrimin İnce Gülü, Adalet Ağaoğlu; Bizim Köy, Mahmut Makal; Sırça Köşk, Sabahattin Ali; Renkahenk, Can Yücel; Asılacak Kadın, Pınar Kür; Yarın Yarın, Pınar Kür; Bitmeyen Aşk, Pınar Kür; Allah’ın Kızları, Nedim Gürsel; Bir Avuç Gökyüzü, Çetin Altan; Baba ve Piç, Elif Şafak; Yaşadıkça, Rıfat Ilgaz yasaklı Türk edebiyatı külliyatının küçük bir bölümünü oluşturmaktadır. Nazım Hikmet’in kitapları da uzun yıllar yasaklı eserler arasındaydı.
  • Müstehcenlik, savaş karşıtı olmak, mevcut rejimle uyuşmamak genel yasaklama nedenleri arasında ön sıralarda yer alırken ülkemizde komünizm propagandası yapmak, sol görüşü temsil etmek veya çağrıştırmak, askeri/yöre insanını aşağılamak veya küçük düşürmek, köylümüzü fakir göstermek, halkın ar duygularını incitmek, halkı suça teşvik etmek gibi nedenler öne çıkmıştır.
  • Ülkemizin yazarları içinde hapiste yatma rekoru 22,5 yıl ile solcu yazar Hikmet Kıvılcımlı’ya aittir. Kemal Tahir 12,5 yıl, Nazım Hikmet 12 yıl, Necip Fazıl 10,5 yıl, Aziz Nesin 5,5 yıl ile Kıvılcımlı’yı izler.
  • Yasaklanmış eserlerin ve yazarların adlarını, yasaklanma sebeplerini eksiksiz olarak verebilmek neredeyse olanaksızdır. Biz burada bir seçki sunmaya çalıştık.

 

 

 

Yalnızlık

Hüsamettin Koçan, Baksı Müzesi. Fotoğraf: Füsun Kavrakoğlu

Hüsamettin Koçan, Baksı Müzesi.
Fotoğraf: Füsun Kavrakoğlu

İki kişi tam tamına aynı şeyi yaparken bile aynı şeyi yaşamaz. Deneyim başkalarıyla birlikte edinilebilir ama paylaşılmaz. Yalnızlık orada başlar.

Pascal, neredeyse bütün dertler odamızda kalmayı bilemememizden geliyor başımıza, diye yazar.

Yalnızlığını kalabalıklandırmasını bilmeyen, telaşlı bir kalabalık içinde yalnız olmasını da bilemez, der Baudelaire.”

Korkutucu olan yalnızlığımızı dolduracak düşlerimizin, hikayelerimizin, kalabalıklarımızın olmaması, ıssız kalmamızdır.

Sevgili dostum Zerrin Kehnemuyi’nin yalnızlıkla ilgili bana hazırladığı ve imzaladığı notu.

Sevgili dostum Zerrin Kehnemuyi’nin yalnızlıkla ilgili bana hazırladığı ve imzaladığı notu.

 

 

Yararlanılan Kaynak

Okumanın Halleri, Sırma Köksal, Metis Yayınları, 2005.

 

 

Distopya 2

Yevgeni Zamyatin (1884-1937), Wells’in yapıtlarını Rusçaya çevirmişti. 1920’de yazdığı Biz adlı romanının ülkesinde yayımlanmasına izin verilmedi. Biz’in önce İngilizce (1924), daha sonra Çekçe çevirileri ülkesi dışında yayımlandı. 1929’dan itibaren yapıtlarının SSCB’de yayımlanmasına ve sahnelenmesine izin verilmedi. 1987’de Gorbaçov’un “açıklık” politikasının uygulamalarından biri olarak itibarı iade edildi ve Biz basılmak üzere programa alındı. George Orwell ve Aldous Huxley gibi yazarların öncüsü ve esin kaynağı olan Zamyatin, “gerçek edebiyatın güvenilir ve gayretkeş görevliler tarafından değil, ancak aykırı ve asi ruhlar, çılgınlar ve hayalciler tarafından gerçekleştirilebileceğini” savunarak resmi görüşlere karşı çıkmış, kuşağının en radikal isimlerinden biri olmuştur. Biz, H. G. Wells’in Gelecek Günlerin Bir Öyküsü ve Uyuyan Uyanınca adlı roman/uzun öyküleri ve E. M. Forster’ın Makine Duruyor öyküsüyle birlikte ilk distopya örneklerinden biridir. İleride yaşanacak olan tüm felaketleri hazırlayacak olan sistem (Stalin, Moskova mahkemeleri, kolektifleştirme harekatı, İspanya İç Savaşı, Hitler-Stalin Paktı, Potsdam Konferansı, Troçki’nin sürülmesi vb.) MS 26. yüzyılda toplumun tümüne egemen Tek Devlet aracılığıyla Biz’de öngörülmüş, eleştirilmişti. Biz’de tüm beşeri faaliyetler “akılcı” bir biçimde Devlet tarafından düzenleniyor. İnsanların adları değil numaraları var; insanlar birer birey değil, birer sayı. Herkes ve ben yok, biz var. Ortamın anlatımı mavi, gri, gölge, buz kelimelerinin sıkça kullanımı ile; bütün şekillerin köşeli olşu ile; sesler ve hava için “demir gibi” tanımlaması ile anlatılıyor. Devlet’in başı Velinimet, her defasında oybirliği ile seçiliyor. Ama kararlı bir muhalif azınlık var. Çarpışmalar sürmektedir ve isyancıların bir kısmı kaçmayı başarır. Velinimet’in isyana karşı savaş aracı Büyük Ameliyat’tır. Bu operasyon ile insanların beynindeki Düş Gücü Merkezi çıkartılmaktadır. Zamyatin’in romanı, roman kahramanının ameliyat edilmesiyle biter; bir simgedir bu. Zamyatin tüm velinimetlere, insandaki düş gücünü yok etmedikçe kazanamayacaklarını haykırır. Hedefe varılmış, Devrim bitmiş değildir, en son devrim yoktur. Zamyatin Biz’de, Bolşevik uygulamaların olası sonuçlarından yola çıkarak olası bir gelecekteki totaliter devlet yapısına dair uyarıda bulunuyordu.

Aldous Huxley’in (1894-1963) 1932’de Cesur Yeni Dünya’yı yazışında , İkinci Dünya Savaşı öncesinde kontrolden çıkmakta olduğunu hissettiği toplumun karmaşasına gösterdiği düşünsel tepkiler önemli rol oynamıştır. Huxley, okuyucuyu Ford’dan sonra 632 yılına götürür (Fordizm ve Post Fordizm bloğumuzda daha sonra konu edilecektir.) İsa artık muteber bir şahsiyet olmadığı için Miladi Takvim kullanımdan kalkmıştır. Cemaat, Özdeşlik ve İstikrar önemsenen kavramlardır. İnsanlar kuluçka merkezinde üretilmektedirler, böylece insan ürünü standartlaştırılmakta, cinsellik teşvik edilmekte ancak analık-babalık pornografik sayılmaktadır. Uykuda eğitim sayesinde herkes mutludur. Çalışmak, eğlenmek, haz, kaygısızlık önemlidir. Tiran sevilir, teknolojiye tapılır.

George Orwell (1903-1950), 1948’de kişileri ve konusuyla Zamyatin’in Biz’ine çok benzer bir roman yazdı: 1984. Batı, bu romanı komünizm ile savaş bayrağı yaptı. Oysa, her şeyin bütünüyle devletin denetiminde olduğu belleksiz ve muhalefetsiz bir toplum tehlikesine karşı bir uyarıydı. Zamyatin’in Biz’indeki Velinimet, 1984’te Büyük Birader olur; Zamyatin’de olmayan işkencehane burada vardır ve adı 101 Numaralı Oda’dır. Geçmiş yeniden kurgulanabilir. Dünyayı egemenliği altına almış üç totaliter devlet birbiriyle sürekli savaşmaktadır. Savaş Barıştır, Özgürlük Köleliktir, Bilgisizlik Kuvvettir, sloganlarıdır. Aşk en büyük suçtur. Orwell’in 1984’ünde yenilgi tam ve kesindir. Zamyatin’in muhalif azınlığı, kurtuluşu gerçekleştirebilecek hiçbir güç burada yoktur; 1984’ün kahramanı, Büyük Birader’i severek ölür.

Orwell, sadece 1984’te değil, Hayvan Çiftliği adlı eserinde de totaliter yönetimlerin tehlikelerini sergilemiştir. Ancak, Stalin rejimini eleştiren bu eserini yazdığı İkinci Dünya Savaşı sırasında İngiliz yayınevleri müttefik Sovyetler Birliği’ne çamur attığı gerekçesiyle bu romanı basmak istemiyorlar. Roman, o sırada Faber&Faber’in başında bulunan T. S. Eliot tarafından da reddediliyor. Yayımlanması 1945 yılına kalıyor.

E. M. Forster, Orwell için şöyle der: “Orwell’e göre özgürlük, yazıyla ilintilidir ve özgürlüğü yok etmek isteyen bürokratlar kötü konuşur, kötü yazarlar; anlamın, bütün anlamın kaybolduğu cümlelere sığınırlar…Orwell’i başkalarından ayıran, dille özgürlük arasında doğrudan bağlantı kurmasıdır.”

Orwellian” sözcüğü evrensel bir terim olmuştur. Orwell’vari diye çevirebileceğimiz kelimenin anlamı oldukça geniştir: totaliter terör kavramı; devletin örgütlü yalanları, baskıları, yönlendirmelerini akla getirir. Ayrıca, aydınca bir dobralık, düşünsel açıksözlülük gösterenler için kullanılır.

Zamyatin ülkesinde Biz’in yayımlanması için Glasnost’u bekledi. Orwell ise 2000’li yıllarda hala Katalonya’ya Selam adlı eserinin İspanya’da sansürsüz yayımlanmasını bekliyor.

Rönesans’tan Wells’e kadar çoğunluğa seçkin bir azınlık tarafından mutluluk hediye edilmesi demek olan ütopya, Huxley ile birlikte seçkin azınlığın kara kalabalık tarafından boğulmasının öyküsü oldu. Yaratıcı aydın, çoğunluğun mutluluğu için tasarlanmış bir ütopyada mutsuz oluyordu. Çünkü çoğunluğun mutluluğu özgürlüğün, seçme hakkının herkes için ortadan kaldırılması demekti. Bu özgürlük/mutluluk ikilemi Huxley’in Cesur Yeni Dünya’sında en önemli yeri tutar. Ama, kökleri Zamyatin üzerinden Dostoyevski’ye uzanır. Bu özgürlük/mutluluk çatışması Karamazov Kardeşler’de de vardır. Romanda, Büyük Sorgucu, özgürlüğün savunucusu İsa’ya insanların seçme hakkını ellerinden alarak onları mutlu etmek gerektiğini söyler. Zamyatin bu temayı Biz’de kullanır: Velinimet, Büyük Sorgucu’nun bir benzeridir. Huxley’in Cesur Yeni Dünya’sında aynı tartışma tekrarlanır, Vahşi özgürlük istemektedir. 1950’lerde ütopyanın burjuva kültürü içindeki yeri, seçkin azınlığın kendisini kara kalabalığın elinden kurtarabildiği yalıtılmış bir adacıktır. Orwell’de ise Büyük Birader insanlara ne özgürlük ne de mutluluk vaat etmektedir. Zamyatin’in Huxley’den 12, Orwell’den 28 yıl önce öne sürdüğü, düşünen ve hayal eden insan için özgürlük ve mutluluğun özdeş kavramlar olduğudur. Özgürlük, mutsuzluğa gebe olmak zorunda değildir. Zamyatin’in ütopyası kesintisiz bir mücadeledir ve bir endüstri mühendisi gibi düşünür: Ütopya, Zamyatin için bir ufuktur, vardığını düşünmek teslim olmaktır.

Kontrolsüz bilimsel ve teknolojik gelişmelerin olası tehlikelerine dikkat çeken başka eserler de yazılmış, distopya vizyonu Ray Bradbury’nin  Fahrenheit 451 (1953), Stephen King’in The Running Man (1982), P. D. James’in The Children of Men (1992) gibi eserlerle devam etmiştir.

 

Köhne Urgenç, Türkmenistan.

Köhne Urgenç, Türkmenistan.

1908’den önce İttihat ve Terakki’nin Kahire şubesinin bastırdığı, Neler Olacak!..(1897) başlıklı, 24 sayfalık, rüya biçiminde yazılan, yazarı belirsiz eser bir İttihatçı-Türkçü distopya. Bu kitapçıkta Rus işgali altındaki İstanbul betimlenir. İstanbul Çargrad olmuştur. Boğaz’daki köprünün adı Nikola Asmaköprüsü’dür.  Beyazıt Camii kilise olmuştur. Meydanda, ayaktaki Çar’a diz çökerek dilekçe veren Abdülhamit heykeli vardır. İstanbul’da Türk nüfusu beş-altı bine düşmüştür. Tüm bunların nedeni de meşrutiyet ilan etmektense Ruslara sığınmayı tercih eden Abdülhamit’tir. Anlatıcı bu kabustan Meşrutiyet’in ilan edildiğini duyuran top sesleriyle uyanır.

Filme çekilmiş distopyalardan bahsedeceksek olursak 1927 yılında Alman yönetmen Fritz Lang tarafından siyah beyaz ve sessiz çekilen üç buçuk saatlik dünyanın ilk distopya filmi, 2026 yılında geçen Metropolis ile başlamak gerekir.

Terry Gilliam’ın yazdığı ve yönettiği Brazil, teknokrat bir düzende, işlerin teknoloji ve bilgisayarlar tarafından yönetildiği bir ortamda geçer ve bilgiye, teknolojiye ve tüketime tapanlara bir eleştiridir.

George Orwell’in 1984 adlı distopyası tek tipleşmek, gözetlemek, gözetlenmek üzerine vurgu yapan, romana sadık kalarak Michael Radford tarafından sinemaya aktarıldı.

Stanley Kubrick’in Anthony Burgess’in aynı adlı romanından 1971 yılında sinemaya uyarladığı Otomatik Portakal  “saf kötü”yü ‘18 yaş üstü seyirciye göre’ değerlendirmesine rağmen yine de bazı yerlerde yasaklanmış.

David Crononberg’in yazdığı ve yönettiği eXistenZ ve yine Crononberg’den Videodrome. İki distopyanın da merkezinde medyanın sorgulanması var.

Andrew Nichol’un yazdığı ve yönettiği Gattaca, teknolojinin, insanların “sipariş” edilebilmesine olanak tanındığı bir düzende geçiyor.

Alex Proyas, Dark City’de  seyirciyi güneşin olmadığı, garip Yabancılar tarafından yönetilen karanlık bir şehre götürüyor.

Ridley Scott’ın Blade Runner  filmi, teknolojinin insan-robotları gündelik hayata soktuğu, ultra teknolojik bir toplumda geçiyor.

Wachowski Kardeşler’in Matrix filminde dinden bilimkurguya kadar her şey taklittir. Taklit edilen yaşam, vücutları artık doğmayan, tarlalarda yetiştirilen insanların zihinlerinde yaşamaya devam eder. Bir grup insan Matrix ile savaşır. Bu insanlar Nabukadnezar adı verilen bir geminin içindedir ve Zion adı verilen son insan kenti, batık bir kenttir. Güneş ortalıkta yoktur. Vücut teknoloji tarafından suistimal edilmektedir. Vücut makinalarla her türlü içsel ve dışsal müdahalenin savaş alanıdır. Hieronymus Bosch’un resmi insan vücudunun görsel ütopyası ise, Matrix üçlemesi en uç noktalara çekilen distopya vizyonudur. Matrix’in ilham aldığı filmlere bakıldığında, 1984, Brazil, Dark City, Akira ve en çok da Ghost in the Shell ve Neuromancer’dan bahsedebiliriz.

“Gerçekten etkili totaliter devlet, siyasi patronların ve onların yönetici ordularının tüm güçleri kendisinde toplayan hükümetinin, kölelerden oluşan nüfusu köleler köleliklerini sevdikleri için zor kullanmaksızın kontrol ettikleri devlettir. Günümüzün totaliter devletlerinde köleliği sevdirmek, propaganda bakanlıkları, gazete yayıncıları, ve okul öğretmenlerine verilmiş bir görevdir.

Siyasi ve ekonomik özgürlükler azaldıkça, cinsel özgürlük, dengelercesine artma eğilimi gösterir. Cinsellik köleliğe razı etmede yardımcı olur.”

Aldous Huxley

 

Distopya 1

Yararlanılan Kaynaklar

  • Yokülkeler…Düş Ülkeler.., Güven Turan, Kitap-Lık 76, YKY, 2004.
  • Ütopya ve Dystopia İmgeleri: Denizden Hiperuzaya, Feride Çiçekoğlu, Kitap-Lık 76, YKY, 2004.
  • Tanzimat’tan Cumhuriyet’e Edebi Ütopyalara Bir Bakış, Engin Kılıç, Kitap-Lık 76, YKY, 2004.
  • Ütopya Gelenekleri: İzlekler ve Varyasyonlar, Lymann Tower Sargent, Kitap-Lık 76, YKY, 2004.
  • Efendi Uyanıyor, H. G. Wells, Maya Kitap, 2013.
  • Biz, Yevgeni Zamyatin, Ayrıntı Yayınları, 1996.
  • Zamyatin’in “Biz”i Biz miyiz?, Bülent Somay, Ayrıntı Yayınları, 1996.
  • Dikkat! Karanlık Var: Anti-Ütopya, Cengiz Alkan, Radikal Kitap 26 Haziran 2009.
  • Cesur Yeni Dünya, Aldous Huxley, İthaki Yayınları, 2000.
  • Bin Dokuz Yüz Seksen Dört, George Orwell, Can Yayınları, 1994.
  • İki Uçlu Yergi Mızrakları, Celal Üster, Cumhuriyet Kitap Sayı 1048.
  • Neden Orwell?, Celal Üster, Radikal Kitap, 29 Haziran 2001.
  • Animal Farm, George Orwell, New Longman Literature, 2002.
  • Notes About Animal Farm, John Shuttleworth, Longman, 2002.
  • Entelektüelin Kutsal Kitabı Modern Kültür, David S. Kidder & Noah D. Oppenheim, Maya Kitap, 2014.

DİSTOPYA

Geleneksel ütopyalar, bir toplum düzeni önermesi taşıyorlardı ve pozitif bir değer yüklenmişlerdi. Oysa, 20. yüzyılın temel ütopyaları, hiç de ideal, güzel, önerilir, toplum düzenleri vaat etmemektedir. Bu nedenle, 20. yüzyılın ütopyalarına anti-ütopya, kara ütopya, karşı-ütopya ya da distopya denilmektedir. Distopya kötülükler ülkesini anlatır. Distopya, ütopyaların “mükemmelliğine”, kapalılığına bir tepkiydi; 20. yüzyıla kadar yazılmış olan ütopyaların hepsi birer diktatörlük tasvir ediyordu aslında. Yalnızca, iktidar soylunun ya da varlıklının elinden alınacak, hak edenin, seçkinlerin, yetenekli, bilge, aydın azınlığın eline verilecekti. 20.yüzyıl başında iktidarda olmak için tek gerekçeleri “her zaman haklı olan Partiye üye olmak” olan bir azınlık belirince, ütopya da korkutucu bir şey oldu.

Distopya klasikleri 1920’lerin sonunda ve 1930’ların başında ortaya çıktı. Birinci Dünya Savaşı ile Bolşevik Devrimi 20. yüzyılın dönemeci oldu. Birinci Dünya Savaşı dünya ölçüsünde yaygın bir umut kaybı doğururken, Rus Devrimi, birçoğuna hızlı bir hayal kırıklığı getiren, umut doğuruyordu. Umut, bazıları için devam etti, fakat savaşın getirdiği umutsuzlukla birleşen hayal kırıklığı, çağdaş distopyanın yaratılışına yol açtı.  Yevgeni Zamyatin’in Biz’i (1920) Sovyetler’e açık bir saldırıydı. Bunu başka iki distopya izledi: Aldous Huxley’nin, kapitalizmin tüketim ethos’una bir saldırı olan Cesur Yeni Dünya’sı (1932) ile George Orwell’in totalitaryanizme bir saldırı olan Bin Dokuz Yüz Seksen Dört’ü (1949). Huxley, Cesur Yeni Dünya’da anlattığı distopyanın beklenenden de hızlı bir biçimde yaklaştığını öne sürüyordu. Bu üç distopya öylesine yaygınlık kazandı ki, birçok kişi ütopyanın ortadan kaybolduğuna inandı.

Mevcut dünya düzeninin eleştirildiği konular şiddet, savaş, silahlanma, polisiye tedbirler, dinler, çevre, tüketim, totaliter yöntemler, doğum kontrolü olmaması, teknoloji çılgınlığı, medya, eğitim, gelişmemiş ülkelerin gelişmişleri taklit çabasıdır. Bu şartlar altında, Zamyatin gibi bir devrimci, Orwell gibi bir radikal demokrat, Huxley gibi bir liberal anti-ütopyacı oldular. Distopya bir eleştiri silahı oldu.

Aslında, yönetenlerin, tahakküm kuranların ütopyası, yönetilenlerin, ezilenlerin anti-ütopyasıdır.

dd

Herbert George Wells (1866-1946), ütopyaların yanı sıra, bilime teknolojiye aşırı güvenenlere uyarı olsun diye distopyalar da yazdı. Wells, toplumun kusurlarına alternatif, “kusursuz bir toplum” fikrinin başka bir totaliterizmin kapılarını açacağını ilk fark eden yazardı. Gelecek bir zamanda geçen, karamsar, “böyle giderse işin sonu kötüye varır” diyen öyküler. 1899’da yayımlanan distopya ve bilimkurgu romanı Efendi Uyanıyor’da, halk ile dünyayı ele geçiren despot yönetim arasındaki savaşı hikaye eder. Halkın tarafını tutmak ile güçten taviz vermemek arasındaki ezeli açmazı dile getirir.