Etiket arşivi: Akira

Çağdaş Sanata Varış 217| Postmodern Sinema 3 Postmodern Bir Fenomen: Siberpunk

  • 1980’li yıllarda doğmaya başlayan siberpunk imgelemi, yaygınlaşmaya başlayan çokuluslu şirketler, kişisel bilgisayarlar, internet, nüfus ve alt kültürlerin artışı gibi unsurları kurgusal olarak geleceğe taşır. Çokuluslu şirketlerin hükümeti değiştirme gücü ve büyük askeri gücü vardır.
  • Karanlık, uğursuz yerler ile birleşmiş, hayatın her bir parçasına hükmeden bilgisayarların olduğu bir dünyayı gösterir. Güncel ya da sanal gerçeklik arasındaki sınır bulanıklaştırılır. Bilgisayarları karanlık ve kötü olarak tanımlar.
  • Geleceğin aniden hücum edişi ve aşırı enformasyonun insan üzerinde yaratacağı şok fikri, bir siberpunk karakteristiğidir.
  • Siberpunk öyküleri çoğunlukla yakın gelecekte ve yeryüzünde geçer. Burada, dış uzayda yabancı varlıklar, gezegenlerin keşfi, gezegenler arası yolculuklar yapmak yerine, bilgisayar ağları içine dalan insan zihninin iç evreninde dolaşılır. İnsan beyni ile bilgisayar sistemlerinin arasında doğrudan bağlantı kurmak tipik bir yaklaşımdır.
  • Artık insani olmayan, yabancı olan bir dünya söz konusudur.
  • Bu yabancı dünyada, çok sayıda alt kültür, dil, farklı kod ve yaşam biçimi vardır. Farklı uluslardan insanlar dev kentlerde yaşar. Dünya, bir ‘küresel köy’; sibernetik, enformatik ve mistik boyutlara sahip bütünsel bir ağdır.
  • Siber uzay tasarımı ve teknoloji-beden bütünleşmeleri de siberpunkın diğer bir karakteristiğidir. Siber uzay, insan beyni ve makineler arasında kurulan veri ağları arasındaki bağlantılar sonucu oluşan bir iç uzaydır.
  • Siberpunk kahramanları aşırı uçlarda gezinen, çoğunlukla karşı kültür temsilcisi, isyankar anti-kahramanlardır. Sokak ağzı, sert ve argolu konuşan; genç, üst düzey teknoloji kullanıcıları, sokak serserileri, uyuşturucu bağımlıları, teknoloji hayranları, bilgisayar korsanları, teröristler gibi farklılaşmış, yabancılaşmış karakterlerdir. Bunlar, toplumsal yarardan çok, kişisel motivasyonlar uğruna savaşırlar, genellikle macera ararlar.
Fotoğraf: www.bolumsonucanavari.com

Fotoğraf: www.bolumsonucanavari.com

  • Gotik korku öğeleri, fantastik yaklaşımlar, telekinezi benzeri psişik yetenekler, metafizik algılamalar, klasik bilimkurguda reddedilmesi gereken unsurlarken, siberpunk bilimkurgularının özelliklerindendir. Yeniden doğuş, bedensiz yaşam gibi motifler bu özelliğe ait göstergelerdir. Siberpunk dünyasında büyü ve bilim aynı anda var olur.
  • Yaygın temaları içinde şirketlerin devletlerden daha etkin olduğu demokrasi ötesi toplumsal kontrol sistemleri sayılabilir.
  • Dedektif romanları, Kara Film teknikleri ve Postmodernist düzyazılar siberpunkta yaygın olarak kullanılır.
  • 1980’li yıllarda doğmuş ve popüler olmuş bu türün kayda değer yazarları Bruce Bethke (1983 yılında yayımlanan Amazing Stories içinde yer alan Cyberpunk öyküsü), William Gibson (Neuromancer), Bruce Sterling, Alfred Bester ve Pat Cadigan, Rudy Rucker ve John Shirley’dir.
  • Siberpunk eserler bilimkurgu eserlerinde olduğu gibi teknolojik ve geleceğe ait objeler veya terimler kullanılır. Ama burada kahraman bu teknoloji ile mücadele halindedir. Bilimkurgu eserlerin çoğu kahramanların teknolojiyi kullanarak karşılaştıkları problemleri nasıl çözdüğü ile ilgilidir. Aksine, siberpunk diyarında birey bu teknoloji ile ters düşer. Asıl problemi teknoloji oluşturur. Siberpunk yazarları daha çok teknolojinin getirdiği olumsuzluklar ve sorunlar üzerinde durur. Yüksek teknoloji ve düşük kalite yaşam kavramlarına dikkat çeker.
  • Bilimkurguya farklı bir boyut kazandıran siberpunk, sadece edebiyat dünyası içinde kalmadı, belli kesimler tarafından benimsenen bir alt kültür, bir hareket halini aldı. Modada ve müzikte de bazı eğilimler siberpunk olarak etiketlendi. Siberpunk konseptleri kendi arasında da bölümlere ayrıldı, alt ekoller ortaya çıktı: steampunk; biyopunk; postsiberpunk gibi.
  • Siberpunk türünün çizgi romanları da yapılmıştır: Red, Akira, Outlanders, V for Vendetta, Those Annoying Post Brothers bazı örneklerdir.
  • Siberpunkın sinemadaki örnekleri arasında ise Yaratık Serisi (1979-2007), Bıçak Sırtı (1982), Terminatör Serisi (1984, 1991,2003,2015), Robocop Serisi (1987’de çekilen ilk filmden sonra iki devam filmi, dört televizyon dizisi, iki çizgi roman, iki çizgi filmi yapıldı), Brezilya (1985), Uçurum (1989), Abraxas (1990), Johnny Mnemonic (1995), Beşinci Element (1997), Yakuza İmparatorluğu (1997), Matrix Serisi (1999-2003), Azınlık Raporu (2002) sayılabilir.
  Adını buhar teknolojisinden alan Steampunk, teknolojik icatlar yapılmasaydı, dünyanın nasıl bir yer olacağını anlatıyor. Arka planında 1800’lü yıllar olan, buhar gücü ile çalışan bir teknolojinin hakim olduğu bir dünyanın anlatımıdır. Fotoğraf: 22dakika.org


Adını buhar teknolojisinden alan Steampunk, teknolojik icatlar yapılmasaydı, dünyanın nasıl bir yer olacağını anlatıyor. Arka planında 1800’lü yıllar olan, buhar gücü ile çalışan bir teknolojinin hakim olduğu bir dünyanın anlatımıdır.
Fotoğraf: 22dakika.org

 

Çağdaş Sanata Varış 156| Postmodern Edebiyat 5

  • Postmodern yazar ve sanatçı filozof konumundadır. Eseri önceden yerleşmiş kurallar tarafından yönetilmez. Bilinen kategorilerin yapıta uygulanmasıyla yargılanamaz. Yapıt o kural ve kategorileri “aramaktadır”.
  • Kaygı ve yabancılaşma gibi Modernist kavramların Postmodern’de yeri yoktur. Öznenin yabancılaşması yerini öznenin parçalanmasına bırakmıştır.
  • Yazar ve sanatçı sayısınca Postmodernizm tanımlanıyor. Öyle ki Postmodernizm, edebiyatta çeşitli tarzları anlatmak için kullanılan çok genel bir deyim haline gelmiştir.
  • Postmodern edebiyatın en önemli temsilcileri Umberto Eco (1932), John Berger (1926), Italo Calvino (1923-1985), Vladimir Nabokov (1899-1977), John Fowles (1926-2005), Thomas Pynchon (1937), Jorge Luis Borges (1899-1986), A. Robbe-Grillet (1922-2008), Paul Auster (1947), Truman Capote (1924-1984), Salman Rushdie (1947), Toni Morrison’dır (1931).
  • Postmodern edebiyat eserlerinde, evrensellik yerine her özne, her değer, tarihin belli bir dönemi içinde, sınırlı ele alınır. Tümel bakış yerine, kısmi özellikler yüceltilir. Yerel olan, kadınlar, azınlıklar, dış mahalleler, kendi bakış açılarından anlatılır.
  • Kahramanlar evrensel insanı değil, bazen toplumun ufak bir kesitini, bazen sadece kendilerini temsil ederler.
  • Postmodern romanda karmaşık anlatım, zamanı bölme, biçem karşıtlığı çok kullanılır.
  • Postmodern yaklaşımın özelliği sanatçıyı ya da yapıtı ortaya çıkarmaktan çok izleyiciyi ön plana almasıdır. İzleyici yapıtta ne görüyorsa yapıt odur. Okur da romanını kendi yazar.
  • Edebiyatta Postmodern yapıtlar, çoğunlukla yazın geleneklerini bozan, yazın sınırlarını zorlayan, gerçek/gerçek-dışı ayrımlarına girmeyen, edebiyat tarihinde “yazın metni” olarak algılanmayan bütün metin türlerini de “yazın metni” sayan durumdur.
  • Octavio Paz, Postmodern’i Latin Amerika’ya uymayan bir başka ithal proje olarak değerlendirmişti.
Fotoğraf:f4t1h89.wordpress.com

Fotoğraf:f4t1h89.wordpress.com

  • 1980’lerin başında ortaya çıkan Siberpunk, yakın bir gelecekte vuku bulacak distopik ortamları yansıtır. Yaygın temaları arasında bilgi teknolojilerindeki gelişmeler, İnternet, siber uzay, teknolojinin getirdiği olumsuzluklar ve sorunlar ile şirketlerin devletlerden daha etkin olduğu demokrasi ötesi toplumsal kontrol sistemleri sayılabilir. Ana karakterler isyankar anti kahramanlardır ve teknoloji ile mücadele içindedirler. Bilim kurgu kahramanları sorunları teknoloji vasıtasıyla çözerken Siberpunk kahramanları teknoloji ile ters düşerler.
  • Bazı Siberpunk eserlerde gerçek ile sanal gerçek arasındaki sınır bulanıktır.
  • Bazı bilimkurgu yapıtlarda totaliter sistemler sterilize, düzenli ve toplumcudur. Bazı bilimkurgularda ama neredeyse tüm Siberpunklarda totaliter sisteme karşı verilen savaş işlenir.
  • Siberpunk eserlerinde bilimkurgu eserlerinde olduğu gibi teknolojik ve geleceğe ait objeler veya terimler kullanılsa da Siberpunk akımını diğer bilimkurgu veya edebiyat akımlarından farklı kılan önemli bir özelliği günlük yaşama da yansımasıdır: Siberpunk, sinemada, modada, müzikte izler bırakmış bir alt kültürdür.
  • Bu türün yazarları arasında William Gibson, Bruce Sterling, Alfred Bester ve Pat Cadigan‘ı sayabiliriz.
  • 1982 yapımı Blade Runner filmi görsel Siberpunk türüne bir örnektir.
  • Dönemin ses getiren çizgi romanları Red, Akira (Manga), Outlanders ve V for Vendetta’dır.

 

Distopya 2

Yevgeni Zamyatin (1884-1937), Wells’in yapıtlarını Rusçaya çevirmişti. 1920’de yazdığı Biz adlı romanının ülkesinde yayımlanmasına izin verilmedi. Biz’in önce İngilizce (1924), daha sonra Çekçe çevirileri ülkesi dışında yayımlandı. 1929’dan itibaren yapıtlarının SSCB’de yayımlanmasına ve sahnelenmesine izin verilmedi. 1987’de Gorbaçov’un “açıklık” politikasının uygulamalarından biri olarak itibarı iade edildi ve Biz basılmak üzere programa alındı. George Orwell ve Aldous Huxley gibi yazarların öncüsü ve esin kaynağı olan Zamyatin, “gerçek edebiyatın güvenilir ve gayretkeş görevliler tarafından değil, ancak aykırı ve asi ruhlar, çılgınlar ve hayalciler tarafından gerçekleştirilebileceğini” savunarak resmi görüşlere karşı çıkmış, kuşağının en radikal isimlerinden biri olmuştur. Biz, H. G. Wells’in Gelecek Günlerin Bir Öyküsü ve Uyuyan Uyanınca adlı roman/uzun öyküleri ve E. M. Forster’ın Makine Duruyor öyküsüyle birlikte ilk distopya örneklerinden biridir. İleride yaşanacak olan tüm felaketleri hazırlayacak olan sistem (Stalin, Moskova mahkemeleri, kolektifleştirme harekatı, İspanya İç Savaşı, Hitler-Stalin Paktı, Potsdam Konferansı, Troçki’nin sürülmesi vb.) MS 26. yüzyılda toplumun tümüne egemen Tek Devlet aracılığıyla Biz’de öngörülmüş, eleştirilmişti. Biz’de tüm beşeri faaliyetler “akılcı” bir biçimde Devlet tarafından düzenleniyor. İnsanların adları değil numaraları var; insanlar birer birey değil, birer sayı. Herkes ve ben yok, biz var. Ortamın anlatımı mavi, gri, gölge, buz kelimelerinin sıkça kullanımı ile; bütün şekillerin köşeli olşu ile; sesler ve hava için “demir gibi” tanımlaması ile anlatılıyor. Devlet’in başı Velinimet, her defasında oybirliği ile seçiliyor. Ama kararlı bir muhalif azınlık var. Çarpışmalar sürmektedir ve isyancıların bir kısmı kaçmayı başarır. Velinimet’in isyana karşı savaş aracı Büyük Ameliyat’tır. Bu operasyon ile insanların beynindeki Düş Gücü Merkezi çıkartılmaktadır. Zamyatin’in romanı, roman kahramanının ameliyat edilmesiyle biter; bir simgedir bu. Zamyatin tüm velinimetlere, insandaki düş gücünü yok etmedikçe kazanamayacaklarını haykırır. Hedefe varılmış, Devrim bitmiş değildir, en son devrim yoktur. Zamyatin Biz’de, Bolşevik uygulamaların olası sonuçlarından yola çıkarak olası bir gelecekteki totaliter devlet yapısına dair uyarıda bulunuyordu.

Aldous Huxley’in (1894-1963) 1932’de Cesur Yeni Dünya’yı yazışında , İkinci Dünya Savaşı öncesinde kontrolden çıkmakta olduğunu hissettiği toplumun karmaşasına gösterdiği düşünsel tepkiler önemli rol oynamıştır. Huxley, okuyucuyu Ford’dan sonra 632 yılına götürür (Fordizm ve Post Fordizm bloğumuzda daha sonra konu edilecektir.) İsa artık muteber bir şahsiyet olmadığı için Miladi Takvim kullanımdan kalkmıştır. Cemaat, Özdeşlik ve İstikrar önemsenen kavramlardır. İnsanlar kuluçka merkezinde üretilmektedirler, böylece insan ürünü standartlaştırılmakta, cinsellik teşvik edilmekte ancak analık-babalık pornografik sayılmaktadır. Uykuda eğitim sayesinde herkes mutludur. Çalışmak, eğlenmek, haz, kaygısızlık önemlidir. Tiran sevilir, teknolojiye tapılır.

George Orwell (1903-1950), 1948’de kişileri ve konusuyla Zamyatin’in Biz’ine çok benzer bir roman yazdı: 1984. Batı, bu romanı komünizm ile savaş bayrağı yaptı. Oysa, her şeyin bütünüyle devletin denetiminde olduğu belleksiz ve muhalefetsiz bir toplum tehlikesine karşı bir uyarıydı. Zamyatin’in Biz’indeki Velinimet, 1984’te Büyük Birader olur; Zamyatin’de olmayan işkencehane burada vardır ve adı 101 Numaralı Oda’dır. Geçmiş yeniden kurgulanabilir. Dünyayı egemenliği altına almış üç totaliter devlet birbiriyle sürekli savaşmaktadır. Savaş Barıştır, Özgürlük Köleliktir, Bilgisizlik Kuvvettir, sloganlarıdır. Aşk en büyük suçtur. Orwell’in 1984’ünde yenilgi tam ve kesindir. Zamyatin’in muhalif azınlığı, kurtuluşu gerçekleştirebilecek hiçbir güç burada yoktur; 1984’ün kahramanı, Büyük Birader’i severek ölür.

Orwell, sadece 1984’te değil, Hayvan Çiftliği adlı eserinde de totaliter yönetimlerin tehlikelerini sergilemiştir. Ancak, Stalin rejimini eleştiren bu eserini yazdığı İkinci Dünya Savaşı sırasında İngiliz yayınevleri müttefik Sovyetler Birliği’ne çamur attığı gerekçesiyle bu romanı basmak istemiyorlar. Roman, o sırada Faber&Faber’in başında bulunan T. S. Eliot tarafından da reddediliyor. Yayımlanması 1945 yılına kalıyor.

E. M. Forster, Orwell için şöyle der: “Orwell’e göre özgürlük, yazıyla ilintilidir ve özgürlüğü yok etmek isteyen bürokratlar kötü konuşur, kötü yazarlar; anlamın, bütün anlamın kaybolduğu cümlelere sığınırlar…Orwell’i başkalarından ayıran, dille özgürlük arasında doğrudan bağlantı kurmasıdır.”

Orwellian” sözcüğü evrensel bir terim olmuştur. Orwell’vari diye çevirebileceğimiz kelimenin anlamı oldukça geniştir: totaliter terör kavramı; devletin örgütlü yalanları, baskıları, yönlendirmelerini akla getirir. Ayrıca, aydınca bir dobralık, düşünsel açıksözlülük gösterenler için kullanılır.

Zamyatin ülkesinde Biz’in yayımlanması için Glasnost’u bekledi. Orwell ise 2000’li yıllarda hala Katalonya’ya Selam adlı eserinin İspanya’da sansürsüz yayımlanmasını bekliyor.

Rönesans’tan Wells’e kadar çoğunluğa seçkin bir azınlık tarafından mutluluk hediye edilmesi demek olan ütopya, Huxley ile birlikte seçkin azınlığın kara kalabalık tarafından boğulmasının öyküsü oldu. Yaratıcı aydın, çoğunluğun mutluluğu için tasarlanmış bir ütopyada mutsuz oluyordu. Çünkü çoğunluğun mutluluğu özgürlüğün, seçme hakkının herkes için ortadan kaldırılması demekti. Bu özgürlük/mutluluk ikilemi Huxley’in Cesur Yeni Dünya’sında en önemli yeri tutar. Ama, kökleri Zamyatin üzerinden Dostoyevski’ye uzanır. Bu özgürlük/mutluluk çatışması Karamazov Kardeşler’de de vardır. Romanda, Büyük Sorgucu, özgürlüğün savunucusu İsa’ya insanların seçme hakkını ellerinden alarak onları mutlu etmek gerektiğini söyler. Zamyatin bu temayı Biz’de kullanır: Velinimet, Büyük Sorgucu’nun bir benzeridir. Huxley’in Cesur Yeni Dünya’sında aynı tartışma tekrarlanır, Vahşi özgürlük istemektedir. 1950’lerde ütopyanın burjuva kültürü içindeki yeri, seçkin azınlığın kendisini kara kalabalığın elinden kurtarabildiği yalıtılmış bir adacıktır. Orwell’de ise Büyük Birader insanlara ne özgürlük ne de mutluluk vaat etmektedir. Zamyatin’in Huxley’den 12, Orwell’den 28 yıl önce öne sürdüğü, düşünen ve hayal eden insan için özgürlük ve mutluluğun özdeş kavramlar olduğudur. Özgürlük, mutsuzluğa gebe olmak zorunda değildir. Zamyatin’in ütopyası kesintisiz bir mücadeledir ve bir endüstri mühendisi gibi düşünür: Ütopya, Zamyatin için bir ufuktur, vardığını düşünmek teslim olmaktır.

Kontrolsüz bilimsel ve teknolojik gelişmelerin olası tehlikelerine dikkat çeken başka eserler de yazılmış, distopya vizyonu Ray Bradbury’nin  Fahrenheit 451 (1953), Stephen King’in The Running Man (1982), P. D. James’in The Children of Men (1992) gibi eserlerle devam etmiştir.

 

Köhne Urgenç, Türkmenistan.

Köhne Urgenç, Türkmenistan.

1908’den önce İttihat ve Terakki’nin Kahire şubesinin bastırdığı, Neler Olacak!..(1897) başlıklı, 24 sayfalık, rüya biçiminde yazılan, yazarı belirsiz eser bir İttihatçı-Türkçü distopya. Bu kitapçıkta Rus işgali altındaki İstanbul betimlenir. İstanbul Çargrad olmuştur. Boğaz’daki köprünün adı Nikola Asmaköprüsü’dür.  Beyazıt Camii kilise olmuştur. Meydanda, ayaktaki Çar’a diz çökerek dilekçe veren Abdülhamit heykeli vardır. İstanbul’da Türk nüfusu beş-altı bine düşmüştür. Tüm bunların nedeni de meşrutiyet ilan etmektense Ruslara sığınmayı tercih eden Abdülhamit’tir. Anlatıcı bu kabustan Meşrutiyet’in ilan edildiğini duyuran top sesleriyle uyanır.

Filme çekilmiş distopyalardan bahsedeceksek olursak 1927 yılında Alman yönetmen Fritz Lang tarafından siyah beyaz ve sessiz çekilen üç buçuk saatlik dünyanın ilk distopya filmi, 2026 yılında geçen Metropolis ile başlamak gerekir.

Terry Gilliam’ın yazdığı ve yönettiği Brazil, teknokrat bir düzende, işlerin teknoloji ve bilgisayarlar tarafından yönetildiği bir ortamda geçer ve bilgiye, teknolojiye ve tüketime tapanlara bir eleştiridir.

George Orwell’in 1984 adlı distopyası tek tipleşmek, gözetlemek, gözetlenmek üzerine vurgu yapan, romana sadık kalarak Michael Radford tarafından sinemaya aktarıldı.

Stanley Kubrick’in Anthony Burgess’in aynı adlı romanından 1971 yılında sinemaya uyarladığı Otomatik Portakal  “saf kötü”yü ‘18 yaş üstü seyirciye göre’ değerlendirmesine rağmen yine de bazı yerlerde yasaklanmış.

David Crononberg’in yazdığı ve yönettiği eXistenZ ve yine Crononberg’den Videodrome. İki distopyanın da merkezinde medyanın sorgulanması var.

Andrew Nichol’un yazdığı ve yönettiği Gattaca, teknolojinin, insanların “sipariş” edilebilmesine olanak tanındığı bir düzende geçiyor.

Alex Proyas, Dark City’de  seyirciyi güneşin olmadığı, garip Yabancılar tarafından yönetilen karanlık bir şehre götürüyor.

Ridley Scott’ın Blade Runner  filmi, teknolojinin insan-robotları gündelik hayata soktuğu, ultra teknolojik bir toplumda geçiyor.

Wachowski Kardeşler’in Matrix filminde dinden bilimkurguya kadar her şey taklittir. Taklit edilen yaşam, vücutları artık doğmayan, tarlalarda yetiştirilen insanların zihinlerinde yaşamaya devam eder. Bir grup insan Matrix ile savaşır. Bu insanlar Nabukadnezar adı verilen bir geminin içindedir ve Zion adı verilen son insan kenti, batık bir kenttir. Güneş ortalıkta yoktur. Vücut teknoloji tarafından suistimal edilmektedir. Vücut makinalarla her türlü içsel ve dışsal müdahalenin savaş alanıdır. Hieronymus Bosch’un resmi insan vücudunun görsel ütopyası ise, Matrix üçlemesi en uç noktalara çekilen distopya vizyonudur. Matrix’in ilham aldığı filmlere bakıldığında, 1984, Brazil, Dark City, Akira ve en çok da Ghost in the Shell ve Neuromancer’dan bahsedebiliriz.

“Gerçekten etkili totaliter devlet, siyasi patronların ve onların yönetici ordularının tüm güçleri kendisinde toplayan hükümetinin, kölelerden oluşan nüfusu köleler köleliklerini sevdikleri için zor kullanmaksızın kontrol ettikleri devlettir. Günümüzün totaliter devletlerinde köleliği sevdirmek, propaganda bakanlıkları, gazete yayıncıları, ve okul öğretmenlerine verilmiş bir görevdir.

Siyasi ve ekonomik özgürlükler azaldıkça, cinsel özgürlük, dengelercesine artma eğilimi gösterir. Cinsellik köleliğe razı etmede yardımcı olur.”

Aldous Huxley