Kategori arşivi: Genel

Şiddet 93| Yasaklar ve Sansür Şiddeti 4 Kitaplar 1

  • 15. yüzyılda Milano’da hüküm sürmekte olan Visconti Hanedanı’ndan Giovan Maria, barış ve savaş sözlerini idam cezasıyla yasak etmişti. Papazlar, dualarda “bize barışı ver” yerine “bize sükûnu ver” deme emri almışlardı. Tarih bunun gibi akıl almaz sözcük yasaklarıyla doludur.
  • Tarih boyunca her yeni güç ve ideolojinin, karşıtı olduğu ve üzerinde egemenlik kurmak istediği sistemin bilgisini, yok edilmesi gereken bir tehdit olarak algılayışı ile antik dönemden günümüze kasten milyarlarca kitap yakılmıştır. Kasıtlı yok etmeye doğal afetler ve kazalar da katkıda bulunmuştur ama onlar bizim konumuzun dışında. Konumuz, toplumsal hafızanın ve onun belgelerinin kasten yok edilişinin şiddeti.
  • MÖ 213 yılında Çin İmparatoru Quin Shi, tüm felsefe ve tarih kitaplarını yaktırdığı gibi, görüşlerine itiraz eden düşünürleri de canlı canlı yaktırmış.
  • Paflagonya’da (günümüzde Kastamonu, Sinop ve Çankırı’nın bulunduğu bölge) 160 yılında Epikür’ün kitapları sahte bir peygamberin emriyle çarşı meydanında yakılmış.
  • 400 yılı civarında Batı Roma generallerinden Flavius Stilico, gizli ilimlerle ilgili olduğu düşünülen Sibyl Kitapları’nı yaktırmış.
  • MÖ 3. yüzyılda kurulan İskenderiye Kütüphanesi’nin fanatik Hıristiyanların saldırısıyla ya da Jul Sezar’ın (MÖ 100-44) şehri kuşatması sırasında 150 bin cilt kitabın altı ay boyunca şehrin hamamlarında yakacak olarak kullanıldığı düşünülüyor.
  • MS 5. yüzyılda kafirlik yaydıkları gerekçesiyle Etrüsk disiplinini öğreten kitaplar yakılmış.
  • 435 yılında Konstantinopolis Patriği Nestorius’un kitapları yakılmış.
  • 12. yüzyılda Katolik Kilisesi, Cathar metinlerini yok etmiş.
  • 12. yüzyılda İspanya’da yaşamış Aristocu filozof İbn Rüşd aklı, mantığı ve bilimi savunmaya çalışmış; rasyonalist din yorumları fanatikler tarafından din karşıtı olmakla suçlanmış; kitapları yasaklanmış ve yakılmış, sürgüne gönderilmiş; ancak ölümünden bir yıl önce affedilerek saygınlığına yeniden kavuşabilmişti.
  • 1233’te Yahudi din adamı Moshe ben Maimon tarafından yazılan rehber kitap Fransa’da Montpellier’de yakılmış.
  • Paris’te kurulan mahkemede suçlu bulunan Talmud, 1242 yılında yakılmış.
  • İspanya’da Engizisyon, Katolik olmayan kitapların yakılmasını emretmiş. 1499 ve 1500 yıllarında Endülüs’te bir milyonun üzerinde Arapça ve İbranice kitap yakılmış.
  • 15. yüzyılda İtalya’da Bocaccio’nun Decameron’u ve Ovid’in tüm eserleri yakılmış.
  • Yucatan Yarımadası’na 1549 yılında Roma Katolik Başpiskoposu olarak atanan Diego de Landa, Maya Uygarlığı’na ait bütün eserleri yok ettiği için günümüze sadece 3 adet Maya kitabı ulaşmış.
  • 16. ve 17. yüzyıllarda İngiliz yazımı, sansür mekanizmalarının etkisindeydi. Edebiyat, yazarların doğrudan söylenmesi çoğu zaman mümkün olmayan şeyleri dolaylı şekilde ifade etmelerine izin veriyordu.
  • Papa’nın emriyle Martin Luther’in çevirileri 1624 yılında yakılmış.
  • 1683 yılında Oxford Üniversitesi’nde Thomas Hobbes’un kitapları yakılmış.
  • John Cleland tarafından 1749’da Birleşik Krallık’ta yayımlanan, bir fahişenin anılarının konu edildiği erotik edebiyatın önde gelen klasiği olarak kabul edilen Fanny Hill adlı roman ancak 1963 yılında İngiltere ve ABD’de yasal olarak satılmaya başlamıştır.
  • Robespierre 1793’te dini kütüphanelerin ve kraliyeti olumlayan her türlü kitabın yakılması talimatını vermiş.
  • ABD’de 18. ve 19. yüzyıllarda kölelere okuma öğretmek yasaktı; yasağa Kutsal Kitap da dahildi.
  • 19. yüzyılda İngiltere’de yetkililerce müstehcen bulunan bir kitabın basılması, bir kartpostalın veya fotoğrafın piyasaya sürülmesi ülkenin kanunlarına yapılan bir saldırı olarak algılanıyordu. Başlatılan kovuşturmanın kamuoyu desteği almasına önem veriliyormuş gibi yapılırdı. Ama kamuoyuna sorulmaz, yetkililer kamuoyu rolü oynardı. Bu rol çok benimsendi.
  • James Joyce Trieste’de iken şehir Avusturya işgali altındaydı. Il Piccolo della Sera gazetesinin editörü 1907’de gazetenin yazarlarından olan Joyce’dan İngiliz egemenliği altında yüzyıllardır direnen İrlanda’yı anlatmasını istemişti. Böylece İrlanda üzerinden benzetme yaparak sansürü kırmış olacaklardı.
  • 1920’lerde ABD Posta İdaresi Avrupa’dan yollanan “uygunsuz” kitapları yakarak yok ederdi.
  • Alice Harikalar Diyarında 1931’de Çin’de yasaklandı. General Ho Chien, hayvanların insan gibi konuşmasından hoşlanmamıştı.
  • 10 Mayıs 1933’te Nazi öğrenci örgütü üyeleri Almanya’nın üniversite kentlerinde kitap yakma ayinleri düzenlemişlerdi. Bebelplatz Berlin’in merkezinde Humboldt Üniversitesi’nin önündeki meydanın adıdır. Humboldt Üniversitesi’nin kütüphane binası o dönemde bu meydanda imiş. (Bina günümüzde Hukuk Fakültesidir.) Bebelplatz’da da aynı gün 20 bin civarında kitap yakılmış. Kitap yakma eyleminden önce Propaganda Bakanı Joseph Goebbels ateşli bir konuşma yapmış. Naziler tarafından 180 bin kitap yakılma listesine alınmış ve her gece belli miktarda kitap yakılarak yok edilmiştir. Yakılmaya uygun görülen kitapların yazarları arasında Heinrich Mann, Erich Maria Remarque, Heinrich Heine, Bertolt Brecht, Stefan Zweig, Karl Marx, Albert Einstein da varmış. Bu olaya engizisyoncuların yaktığı ateşten esinlenerek Berlin Otodafe’si adı veriliyor.
Kitaplık, Micha Ullman, 1995. Kitap yakma denilince ilk akla gelenlerden biri 10 Mayıs 1933 felaketidir. Bu olayı unutturmamak için 1995 yılında İsrailli sanat profesörü ve heykeltıraş Micha Ullman (1939-) Bebelplatz’a Kitaplık adlı bir eser yapmış. En üstte parke taşların arasına yerleştirilmiş şeffaf bir cam var. Camdan, 20 bin kitabı alabilecek kapasitede bir kütüphanenin boş rafları görülüyor. Meydanda, Heinrich Heine’nin 1821 tarihli Almansor adlı oyunundan da bir alıntı var: “Bu yalnızca bir başlangıç; kitapların yakıldığı yerde sonunda insanlar da yakılır.” Anıta ek olarak her yıl Mayıs ayının başından 10’una kadar Humbolt Üniversitesi tarafından aynı meydanda edebiyat festivali düzenleniyor; festival boyunca meydana konan raflardan kitap alıp yerlerdeki minder ve hamaklarda okumak mümkün, aynı zamanda öğrenciler kitap satışı yapıyor ve kitap okuma etkinlikleri düzenleniyor. Fotoğraf: e-Skop

Kitaplık, Micha Ullman, 1995.
Kitap yakma denilince ilk akla gelenlerden biri 10 Mayıs 1933 felaketidir. Bu olayı unutturmamak için 1995 yılında İsrailli sanat profesörü ve heykeltıraş Micha Ullman (1939-) Bebelplatz’a Kitaplık adlı bir eser yapmış. En üstte parke taşların arasına yerleştirilmiş şeffaf bir cam var. Camdan, 20 bin kitabı alabilecek kapasitede bir kütüphanenin boş rafları görülüyor. Meydanda, Heinrich Heine’nin 1821 tarihli Almansor adlı oyunundan da bir alıntı var: “Bu yalnızca bir başlangıç; kitapların yakıldığı yerde sonunda insanlar da yakılır.” Anıta ek olarak her yıl Mayıs ayının başından 10’una kadar Humbolt Üniversitesi tarafından aynı meydanda edebiyat festivali düzenleniyor; festival boyunca meydana konan raflardan kitap alıp yerlerdeki minder ve hamaklarda okumak mümkün, aynı zamanda öğrenciler kitap satışı yapıyor ve kitap okuma etkinlikleri düzenleniyor.
Fotoğraf: e-Skop

 

 

 

Şiddet 92| Yasaklar ve Sansür Şiddeti 3 Basın-Medya

  • Yakılan kitaplar, makaslanan film şeritleri, kırılan heykeller, parçalanan resimler, yakılan-yıkılan kütüphaneler, yasaklanan şarkılar ve konserler, ateşe atılan bilim insanları, derisi yüzülen şairler, darağacına çekilen ozanlar, parmakları kırılan, öldürülen müzisyenler… Egemen olanın elindeki en güçlü savunma sistemi yasaklamaktır. Gösterilen sebep ise toplumsal düzeni tesis ve genel ahlak yapısını muhafazadır. Yasaklar ahlak adına, din adına, devlet adına, düzen adına, namus adına konur. Yasa ve yasakların müttefikleri ise din ve ahlak sistemleridir. Her yeni dönem beraberinde yeni tabu ve yasaklar getirebilir.
  • Türk Dil Kurumu sansür kelimesinin karşılığını her türlü yayının, sinema ve tiyatro eserinin hükumetçe önceden denetlenesi işi, sıkı denetim, diye veriyor.
  • Egemen olan, tarihin her sürecinde bütün imgeleriyle algıyı yönetmek telaşındadır. Örneğin Nazi Almanya’sında üretilecek olan sanatın, mutlaka Germen ırkının kültür izlerini taşıması gerekirdi. Egemen olanı zorlayan, sorgulayan yasaklar ve sansürle uğraşmak zorunda kalmıştır.
Mao’nun Çin Komünist Partisi tüm düşüncelere, eserlere, özel hayata her şeye karışırdı. Kültür Devrimi sırasında eleştiri hareketleri ve bazı “fesat odakları” için canavarlar deyimi kullanılırdı. Fotoğraf: Füsun Kavrakoğlu, 2017.

Mao’nun Çin Komünist Partisi tüm düşüncelere, eserlere, özel hayata her şeye karışırdı. Kültür Devrimi sırasında eleştiri hareketleri ve bazı “fesat odakları” için canavarlar deyimi kullanılırdı.
Fotoğraf: Füsun Kavrakoğlu, 2017.

  • MÖ 59 yılında Roma Senatosu tarafından çıkartılan Acta Diurna ilk gazete olarak kabul edilir. Tang Hanedanı döneminde (618-907) çıkartılan saray genelgesi haberlere de yer verdiği için ilk gazetelerden sayılabilir. İlk gazeteler 17. yüzyıl başlarında Almanya’nın bazı kentlerinde ve Belçika’nın Anvers şehrinde basılmıştır. İlk Türkçe gazete 1828 yılında Mısır Valisi Kavalalı Mehmet Ali Paşa tarafından yarısı Arapça olarak çıkarılmıştır. 1831’de devlet tarafından Takvim-i Vekai, 1860’da özel sektöre ait ilk Türkçe gazete olan Tercüman-ı Ahval yayımlanmıştır.
  • Fransa İmparatoru I. Napolyon, “Eğer basının dizginlerini elimden kaçırırsam, iktidarda üç aydan fazla kalamam” diyerek basının ve sansürün önemini bir arada belirtmiştir.
  • “Gazeteci takımı” içinde, İttihatçıları eleştirdiği için İttihatçılar tarafından öldürülen çok olmuştur. Gazeteci ölümlerinde kendini gösteren faili meçhul cinayetler serisi 1909 yılında Hasan Fehmi ile başlar. 1909’dan bugüne dek ülkemizde 66 gazetecinin öldürüldüğü ve bunların çoğunun katillerinin ve azmettiricilerinin bulunamadığı biliniyor.
  • Basına uygulanan sansür Cumhuriyet döneminde de devam etmiş; toplatılan, kapatılan gazete ve dergilerin sayısı kabarıktır, sürgünde ölen yazın insanlarımız da olmuştur. Yalnızca 12 Eylül döneminde 13 gazeteye 300’den fazla dava açılmış; 39 ton gazete, dergi ve kitap yakılarak yok edilmiş; 151 adet basın özgürlüğünü kısıtlayan yasa çıkartılmış; 927 film, aynı sayıda yayın yasaklanmıştır. 2017 yılsonu itibariyle, Türkiye Gazeteciler Sendikası’nın açıkladığı listeye göre, 161 gazeteci ve medya çalışanı cezaevinde idi.
  • Radyo Televizyon Üst Kurulu (RTÜK) tarafından TV ve radyolara yapılan sansür uygulaması ünlüdür. Ekran karartma cezasının yerini belgesel izletme cezası almıştır! Türk aile yapısına aykırı olmak, milli olmamak, müstehcen olmak, “Vatanın ve milletin bütünlüğüne aykırı ve bir sosyal sınıfın diğer bir sosyal sınıf üzerinde tahakküm oluşturabileceği ve komünizm propagandası içerebileceği tehlikesi” yıllarca en öne çıkan sebep olmuştur. Batman’da trafik lambalarının ışıklarının uluslararası sarı-kırmızı-yeşil sıralaması Kürdistan bayrağını çağrıştırdığı için yeşil yerine mavi renge geçilmesi de aynı zihin yapısının uygulamalarıdır.
  • Basına/medyaya her haberi yayınlama özgürlüğü tanındığında ona hükumetin sırlarını açığa çıkarma ve yurttaşları bunlardan haberdar etme imkanı da sağlanmış olur. Almanya’da bir yargıç, hükumetin karşı çıkmasına bakmadan gizli tutulan belgelere el koyabilir. Şeffaflık, her şeyi yurttaşların bilgisine sunmaktır. Bu aynı zamanda muhbirliğin önüne geçmenin de en iyi yoludur. Oysa gazetecilere uygulanan uzun tutukluluklar, işten çıkartma, darp, sansür gibi uygulamalarla halkın haber alma, bilgilenme hakkı demek olan basın özgürlüğü ortadan kaldırılmış oluyor.

 

Şiddet 91| Yasaklar ve Sansür Şiddeti 2

Fotoğraf: netgazeti.ge

Fotoğraf: netgazeti.ge

  • Nazi döneminde avangard sanat, üstü örtülü komünizm propagandasının ve yozlaşmışlığın ürünü olarak görülüp yasaklanmıştı. Bu tip sistemler özellikle soyut sanatı çok tehlikeli bulurlar; sansür mercii tarafından deşifre edilemedikleri gibi, izleyici de esere gönlünce yorum getirebilir. Sovyetler Birliği’nde, Nazi Almanya’sında ve Çin’de Mao döneminde Modernizm sapkın sanat olarak kabul edilmiş, Çin’de Modernist sanatsal gelişim neredeyse durma noktasına gelmişti.
  • Özgür düşüncenin sansür ve güç gösterileriyle susturulması sanatın eleştirel yönünün önemini belirginleştiriyor. Çağdaş Sanat, farklı, toplumun büyük bir bölümü tarafından doğru olarak kabul edilmiş kalıp düşünceleri tersine çevirerek farklı bakış açıları sunmayı hedefler.
  • Devlet sanatı devletin tasviridir; bünyesinde, içinde üretilmiş olduğu politik düzenin unsurlarını barındırır.
  • Arthur C. Danto’ya göre mimesis, sanat teorisi olmaktan çok, sanata yönelik felsefi bir saldırıdır. Sanatın politik gerçeklik ile etkileşim halinde bulunduğu takdirde tehlikeli olabileceği bilinciyle ortaya çıkan bu yaklaşım, Danto’ya göre, sanatı etkisiz kılar.
  • “Sessizlik ve gürültü yoluyla da sansür yapılabilir. Gündemi gizleme amaçlı gürültü yapılır. Gürültü arttıkça ne dendiğine daha da az dikkat edilir. Gürültünün ilginç mesajlar aktarmasına da gerek yoktur; mesajlar üst üste biner ve gürültü yaratır. Gürültü, uyuşturucu görevi görür ve asıl önemli olan şeylere odaklanmayı engeller. Bilgi fazlalığı gürültüye dönüştüğünde sansürdür.” Düşman Yaratmak, Umberto Eco, Doğan Kitap, 2014.
  • Para-militer grupların galerileri basması veya çeşitli sanat fuarlarında iktidar baskısıyla eserlerin sansürlenmesi günümüzde bile yaşanmaya devam ediyor.
  • Sanatın, özel hayatın, günlük konuşmaların bile tehlikeli sayıldığı, kuşkucu, katı, mizahtan yoksun devlet mekanizmasının işler olduğu her yerde satırlar, bilhassa araları okunsun diye yazılır. Yazılmadan söylenenler metnin özüdür. Devletin sansür mekanizmaları her şeyi en ufak detayına kadar irdeliyorsa, paranoya olağan hale gelir.
    Oysa hayal kurabilmek, programlanabilir ve boyun eğdirilebilir bir şey değildir.

 

Milliyetçilik 13

  • Yüksek doğum oranları her zaman sosyolojik bir olgu değildir. Bilinçli bir yayılma stratejisi de olabilir.
  • Eritre’nin 1992 yılında Etiyopya’dan bağımsızlığını kazanması, otuz yıl süren bir savaşla peşinden koştuğu, milliyetçiliğin bir kolektif kimlik ve siyasi emeller çerçevesi olarak süregelen önemini gösterir. Eritre’nin salt savaş alanında değil, uluslararası tanınmada da gösterdiği başarı, bize milliyetçilik retoriğinin hala etkin olduğunu hatırlatır.
Fotoğraf: Şalom Gazetesi

Fotoğraf: Şalom Gazetesi

  • Yaşadığımız dönemin en önemli sorunu göç ve mülteci meselesi. Yerliler, yabancıların ülkelerine gelip komşuları olmalarını, azalan istihdam imkanlarını ellerinden almalarını, onlara aykırı gelen bir yaşam tarzını ve kültürü mahallelerine sokmalarını istemiyorlar. Mal ve hizmet akışından, küresel finansal aktörlere, ortak pazar ve serbest ticaret stratejisinden, emek göçüne kadar küreselleşmenin her unsuruna karşı olan direniş, tüm dünyada siyasiler tarafından desteklenerek anti-demokratik, anti-entelektüel ve anti-liberal politikaların hayata geçmesiyle ırkçılık boyutuna varan bir yabancı düşmanlığı (xenophobia) ile beslenen yeni tip milliyetçilik ortaya çıkıyor.
  • Küreselleşme birçok kişiye ulus devletin ortadan kalkacağını düşündürtüyor.
  • Soğuk Savaş döneminde (1949-1989) ABD’nin söylemi “hür dünya” idi. Körfez Krizi’nde Irak’a karşı yürütülen savaşla başlayan Yeni Dünya Düzeni ile ABD “insan haklarına, demokrasiye ve meşru hükumetlere karşı saldırganlığı gerektiğinde güç kullanarak men etme misyonu” edindi.
  • Popülizmin beslendiği en güçlü damar anti-küreselleşmecilik ve milliyetçilik düşünceleriydi. Geniş kitleler küreselleşme sürecinin sadece elitlere yaradığını, sıradan insanları cezalandırdığını iddia ediyor, milli duyguları coşturan sloganları duymak istiyorlardı. Donald Trump’ın “Önce Amerika” sloganı bu talebe bir cevap niteliğindeydi.
  • Devletsiz halklar arasında da milliyetçi özlemler yeşermiştir.
  • Milliyetçi söylemi ve davaları, uluslararası çatışmalar, savaşlar kadar azdıran bir şey daha yoktur.
  • İnsanların duygularına hitap eden milliyetçilik söyleminde özü itibariyle demokratik olan herhangi bir yön mevcut değildir.
  • Gözlerimizi Batı’dan bizim tarafa çevirirsek, eskiden İranlılar tarafından Türkistan ve Tataristan taraflarına Turan denirdi. İkinci Meşrutiyet’ten sonra ülkede gelişen milliyetçi akımın yeryüzündeki bütün Türkleri birleştirerek kurmayı amaçladığı devletin adı oldu.
  • Türkler arasında milliyetçi olarak adlandırılanlar dendiğinde akla önce İttihat ve Terakki gelir. İttihat ve Terakki’nin siyasal yaşamda öne çıktığı dönemde Müslüman-Türk ahalinin yurtsever duygularını militarist-milliyetçi yönde seferber etmeye, onların heyecanını canlı tutmaya yönelik girişimlere hız verilmişti. 1913’te Müdafaa-i Milliye Cemiyeti kurulmuştu. Bu cemiyetten, halkta savaşın devamı lehine duyguları geliştirmek, bağış toplamak gibi işlerde yararlanılmıştı.
  • Türkiye’de milliyetçi olarak adlandırılanlar Anadolu’da izi olan tüm medeniyetleri benimseyip tüm bu değerlerin milliyetini oluşturduğunu öne sürenlerdir. Ulusalcılar ise Cumhuriyet sonrasında oluşan ve herkesin bize düşman olduğunu düşünen, cuntacı olmakla suçlanan gruptur. Yeni Avrupalılar olarak tanımlananlar 1980 yılı sonrası oluşan ve dünyada her yerde yaşayabilecek kişilere yakıştırılan yaftadır.

 

 

Yararlanılan Kaynaklar

Milliyetçilik, Craig Calhoun, İstanbul Bilgi Üniversitesi Yayınları, 2007.

Kendine Ait Bir Roma, Cemal Kafadar, Metis Yayınları, 2017.

Duvar, Deniz Ülke Arıboğan, İnkilap Kitabevi, 2017.

Milliyetçiliğin Provokasyonu, Tanıl Bora, Birikim Yayınları, 1995.

Avrupa’daki Bağımsızlık Hareketleri, Christoph Hasselbach ve Sabrina Müller-Plotnikow, Deutsche Welle Türkçe, 10.10.2017.

İtalya Seçimlerinden Türkiye’ye, Sedat Ergin, Hürriyet Gazetesi, 6 Mart 2018.

İtalya’da “Y-Kuşağı”nın Seçimi, Nilgün Cerrahoğlu, Cumhuriyet Gazetesi, 1 Mart 2018.

Benim Güzel Bosnam, Rusmir Mahmutcehajic, Gelenek Yayıncılık, 2004.

XX. Yüzyıldan “Bazı” Dersler, Atilla İlhan, www.prizma.net.tr.

Balkanlar, Cüneyt Akalın, Cumhuriyet Gazetesi, 23 ve 24 Mayıs 2001.

Makedonya 2001, İlber Ortaylı, Milliyet, 3.6.2001.

Balkanlar ve Osmanlı Devleti, Sacit Kutlu, İstanbul Bilgi Üniversitesi Yayınları, 2007.

 

 

 

Şiddet 90| Yasaklar ve Sansür Şiddeti 1

  • Nazi Almanyası’nın hava kuvvetleri komutanı Hermann Wilhelm Göring, “Şu ‘kültür’ sözünü ne zaman duysam, elim tabancama gidiyor,” demiştir.
 Panos Tsagaris’in Art International İstanbul’da sergilenen eseri, 2015. Fotoğraf: Füsun Kavrakoğlu


Panos Tsagaris’in Art International İstanbul’da sergilenen eseri, 2015.
Fotoğraf: Füsun Kavrakoğlu

  • Sansür, müellife ve esere olduğu kadar okura/izleyiciye de uygulanan şiddettir.
  • Devletin/Otoritenin yoğun gözetimi sansüre yol açar.
  • Sansür, kamuoyunun gerçekleri öğrenme hakkına yönelen şiddet türüdür.
  • Platon, bazı sanatların gençleri yanılttığını, akıldan çok duygunun kontrolüne yol açtığını, bu durumun ideal devlette kontrol altına alınması gerektiğini, hatta gerekirse sansürlenmesi gerektiğini savunmuştur.
  • Fransız ressam Gustav Courbet (1819-1877), 1870 yılındaki Özgür ve Sansürsüz Sanat bildirisi ile Napolyon rejimine karşı sanatçı muhalefetine öncülük etmiştir. İmparator’un vereceği şeref madalyasını reddetmesi, devlete karşı bile özgür olma çabasını yansıtır.
  • Freud’un özel anlamda sansür adını verdiği mekanizma gizli düşüncenin ifade edilmesine, içten atılmasına izin veriyordu.
    Psikanalitik ve Marksist okuma gibi değişik derin okuma türleri ile her metin, sırlarla dolu ve her yönden okumaya açıktı; dolayısıyla Yapıbozum kaçınılmaz hale geliyordu. Bu durum eleştirmene ciddi bir otorite bahşetti. Arthur C. Danto eleştirmeni, Freud’un kastettiği anlamıyla sansürün yerini alarak yazarı gitgide daha gizli, her kelimesinden birkaç anlam çıkarılabilen eserler üretmeye zorladığı iddiasındadır.
  • Marguerite Yourcenar, zekanın kendini en güzel kavram yaratma ve mizahta gösterdiğini; bu yüzden her ikisinin de belalı şeyler olduğunu; “vasatların” en çok saldırısına uğrayan münevver kabiliyetinin bunlar olduğunu yazar.