Kategori arşivi: Eski Kültürler

Osmanlı Nakış İşleri

  • İslam’daki suret yasağı hat ve nakışın gelişmesini getirmiştir.
  • Nakış, giyecekler, eşyalar, askeri malzemelere (sadaklar, eyerler, eyer örtüleri, muhtelif çanta ve matara kılıfları vs.); elde veya gergefte; her nevi dokuma ve deri üzerine; sünnet ve  çeyiz gibi hemen her haneyi ilgilendiren hedeflerle; insan ve hayvan figürü yerine daha çok bitkisel, mimari ve simetri ile sonsuzluk prensibine bağlı kalarak kullanılan geometrik desenlerle çok yoğun olarak yapılmıştır.
  • Elimizdeki en eski nakış 16. yüzyıldan kalma. Bunlar genellikle keten, pamuk veya ipek dokuma üzerine yapılmıştır.
  • 16. yüzyılda ana renkler kullanılmıştır, ara renkler görülmez. Bu dönemlerde nakışlarda beyaz ve kırmızı vardır ama pembe yoktur. Bu nakışlara uzaktan bakıldığında renk lekelerinden oluşan bir kompozisyon görülür. Nakışta, dokuma taklit edilmiştir. Çünkü dokuma yapmak daha zor ve imkanları kısıtlıdır. Yapılan hata düzeltilemez. Evde el tezgahını koyacak yer, el tezgahına yapılacak yatırım gereklidir. Nakış için yapılacak yatırım çok düşük olduğundan dekorasyon için daima tercih edilmiş, nakış işleyenlerin sayısı yüksek olmuştur.
  • 17. yüzyıldan sonra daha karmaşık desenler uygulanmış, ara renkler de kullanılmaya başlanmıştır. Karanfil, lale, sümbül ve gül motifi çok kullanılmıştır.
  • Desen içinde desen uygulaması da görülür. Karanfilin içinden çıkan lale deseni gibi.
  • Türk nakış işi, hesap işidir. 1-2-1 veya 3-2-3 gibi bir ritmi vardır.
  • Nakışlı parçanın ön yüzü ile arka yüzü aynı görüntüdedir. Bu, çok zor bir uygulamadır. Daha çok iki yüzü de görünen kumaşlarda kullanılmıştır.
  • Makrame, 16. ve 17. yüzyıllarda uygulanan, püskülsüz, saçaksız, iki ucuna nakış yapılan, önce mendil sonra baş örtüsü, sonra sofra dolaması olarak çeyize konan bir parçadır.
Fotoğraf:www.aydinkulturturizm.gov.tr

Fotoğraf:www.aydinkulturturizm.gov.tr

  • 18. yüzyılda metal iplik nakışa dahil oldu. Nakışa mimari detay girmeye başladı, görkemli binalar, bahçeler gibi. Nakış artık dokumaya benzemez. Çin iğnesi yeni bir teknik olarak işlemeye dahil olur.
  • Suzeni denen zincir işi de bu  dönemde nakış çeşitlerine katılmıştır.
  • Yazma (batik) uygulaması yaygınlaşır. Kandilli, Elmalı yazmaları ünlüdür. Bu teknik, su kenarlarında yapılır. Yazma kumaşın kenarlarına işleme ve makreme yapılmış olabilir.
  • Peşkir denen küçük el havluları genelde kare biçimli, saçaklı ve emici kumaştan yapılır. Güğüm peşkiri, abdest peşkiri gibi farklı kullanım amaçlarına  göre yapılmış peşkirler de vardır.
  • Genellikle ketene işlenen, püsküllü veya püskülsüz olabilen, yer sofrasında ortak peçete olarak kullanılan, hediye verilen, dar ve uzun yağlık, bir başka Osmanlı nakışlı işidir.
  • Her boy olabilen havlular genellikle saçaklı ve çoğunlukla metal iplik işlemelidir.
  • Hem kadın hem erkek tarafından şalvara kemer olarak takılan, cep gibi de kullanılan uçkur, çeşitli kumaşlardan yapılır, ince uzundur ve iki ucu nakışlıdır.
  • Çevre, önce örtü, sonra baş örtüsü olarak kullanılan, genellikle kare, çevresi nakışlı bir eşyadır.
  • Bazen yuvarlak, genelde kare, ortasında bir daire bulunan, bu daire ile bohçadan ayrılan kavuk örtüsü, ileri gelenlerin evlerinde bulunan, ağır nakışlı bir örtü çeşidiydi.  Halkın kullanmadığı kavuk, saray erkanının, paşaların evlerinde, eve geldiklerinde kavuklarını kavukluğa koyup bununla örtmeleri için yapılırdı. Tanzimattan sonra kavuk pek giyilmediği için kullanım alanı kalmadı.
  • Keçe ve çuha seccadelerin üzerine yapılan, manyaluka denen, Balkan kökenli bir nakış türü vardı. Keçe ve çuha Selanik’ten gelirdi. Ülkenin sert iklimli bölgelerinde namaz kılarken üşümemek için kullanılan keçe veya çuha kumaş üzerine uygulanıyordu.
  • Dival işi, atlas (saten) ve kadife, nadiren de çuha üzerine metal iplik ile yapılırdı. Önce ipliğin hazırlanması gerekirdi. İpek iplik üzerine metal iplik yay gibi sarılırdı. Bu ipliğe klaptan denir. Motif kartondan kesilir, işleme ile karton kaplanırdı ama arka yüzüne klaptan harcanmazdı. Hem bu kıymetli iplikten tasarruf edilir, hem de klaptanın kumaşı delmesine engel olunmuş olurdu. Bu işin arka yüzü çok kirli olduğu için mutlaka astarlanırdı.
18.yüzyıla tarihlenen Bindallı, Bilecik’ten. Fotoğraf:www.antikosmanli.com

18.yüzyıla tarihlenen Bindallı, Bilecik’ten.
Fotoğraf:www.antikosmanli.com

  •  Çift sarma denen nakış tekniğinde motif, bombeli hale gelene kadar 4-5 defa pamuk iplik ile işlendikten sonra üzerine klaptan geçirilirdi.
  • Yorgan yüzleri, yastık yüzleri ve sedir eteği mutlaka nakışlı olurdu. Yastıklar genelde sedir yastıklarıdır. Sultan Abdülmecit’in alameti güneşti, yorgan yüzüne de motif olarak güneş işlenirdi.
  • Çatma denen el dokuması kadife çok ünlüydü. Üzerine bazen nakış da yapılırdı. Venedikliler hem çatmayı hem de Osmanlı motiflerini çok beğenirlerdi.
  • Arkası gümüşlü aynalar, aynanın gece ters çevrilmesi adetinden kaynaklanan bir sanat olmuştur. Boy aynası ise gece nakışlı ayna örtüsü ile kapatılırdı.
  • Bohça, dönemin hediye paketiydi. Mutlaka nakışlı olurdu. Günümüzde uygulanan nişan bohçası bu adetin devamıdır.
  • Lahuri şal, Lahor’da dokunan kaşmir,  şal desenli şalların üzerine Osmanlıda işleme yapılırdı.
  • Kahve örtüsü de üzerine nakış yapılan bir başka eşya idi.
  • Bursa işi, altın iplik ile birbirinin içinden geçirilerek yapılırdı.
  • Kordone işleme tekniğinde de altın iplikle yapılan nakış gibi üst üste geçme tekniği uygulanırdı.
  • Osmanlı’da sanat da merkezi düzenli idi. Sarayın tezhiphanesi yeni motifler, yeni tasarımlar ürettikçe çinicilere, halıcılara, nakışçılara, mücevhercilere iletirdi.
Keten üzerine ipek işleme kavuk örtüsü, 18. yüzyıl. Fotoğraf:www.gangart.org.

Keten üzerine ipek işleme kavuk örtüsü, 18. yüzyıl.
Fotoğraf:www.gangart.org.

 

Yararlanılan Kaynak

  • Ancien Salons Privés’deki Serdar Gülgün semineri ders notlarından.

Azteklerde Renkler 8

Meksika’da çiçekler bile Azteklerin değerlendirmelerine uygun!

Meksika’da çiçekler bile Azteklerin değerlendirmelerine uygun!

  • Acı kırmızı biber neden Meksika’da taze yenmez? Neden yeşil/taze, kırmızı/kurunun karşıtıdır? İpuçları yerel kültürlerin karmaşık renk sembolizminde yatar.
  • Azteklerin klasik dilinde yeşil, aynı zamanda çiğ anlamına gelir. Yeşil renk, olgunlaşmamış bitkilere, sarı ve kırmızı, olgun bitkilere atfedilir.
  • Yağmurlu mevsim, bitkilerin yenilenmesine ilişkin “yeşil dönem” olarak adlandırılır.
  • Yeşil renk, suyu sembolize ederken yeşil biber Yağmur Tanrısı ile ilişkilendirilir.
  • Islak ve kuru, sıcak ve soğuk kategorileriyle birleşir. Mısırın ekilmesi için ideal zaman, kurak mevsim sırasında güneşle ısınan dünyanın ilk yağmuru aldığı zamandır. Aynı şekilde ideal beslenme de ateş ve suyla birleşmelidir.
  • Dolayısıyla kuru sıcak yiyecekler ya da yaş soğuk yiyecekler tek başlarına yenmemelidir. Acı biber yiyecekleri daima sıcak hale getirir. Kuru kırmızı biber (sıcak/kuru) pişirilmeli ya da önceden suya bastırılmalıdır; taze yeşil biber ise tek başına yenebilir (sıcak ve yaş olduğu için).
  • Klasik Aztek dilinde kırmızı renk için temel terim kandan gelir. Acı biber sıcak bir yemek olduğu için kırmızının da sıcak bir renk olduğu düşünülür.
  • Kırmızı ve yeşil, karşıt ve tamamlayıcıdırlar. Aztekler için yeşim, yeşil olma, bitkilerin kanı olan değerli suyu ifade eder; karşıt çifti, kırmızı, kan rengi ile ilgilidir.
  • Aztekler Ateş Tanrısı festivali boyunca yeşil ve kırmızı renkli yiyeceklerden bir karışım sunarlar.
  • Günümüzde de Guerrero Nahua ressamları resimlerinde bu iki rengi birbirleriyle ilişkilendirirler.
  • Yağmurlu bir mevsimin sonundaki hasat festivali için taze yeşil ve kırmızı biberler, kilise ve azizleri süslemek için kullanılır.
  • Yeşil, yağmurlu mevsim ve verimlilikle ilgilidir, aynı şekilde siyahla ilişkili kırmızı da.
  • Aztek ikonografisinde kırmızı-beyaz kombinasyonu kurak mevsimi gösterir. Yağmurlu mevsim ise kırmızı ve siyahla betimlenir. Günümüzde de Guerrero Nahua seramiklerinde kırmızı ve siyah daima dünya ile ilgilidir ve dünyayı simgeler.
  • Orta Meksika’da kanla ve kadın üreme organları ile ilgili kırmızı, gece ve oyukla ilgili siyah, Meksika yerli kültürüne göre çoğalmanın temel mekanı olan yeraltı dünyasının temel renkleridir. Bu tip renk kontrastı, kırda ve kentte, günümüz Meksika mutfağında aranan bir unsurdur.
  • Avrupa’da kırmızı renk kan ve ateş ile ve bu nedenle sıcaklık, öfkelenme, yaşamsal ve seksüel enerjiyle ilgilidir.

 

Yararlanılan Kaynak

  • Meksika’dan Avrupa’ya Acı Biber: Yiyecek, İmge ve Kültürel Kimlik, Esther Katz, Yemek ve Kültür, İlkbahar 2010.

Mitos 5

  • 1800’lerde Alman romantikleri yeni bir mitolojinin üretimini gerekli gördüler. Schlegel, Hölderlin, Schelling ve Hegel bu düşünce için çabaladılar. Güzellik, mitoloji ve özgürlük arasındaki bağ ile ortaya çıkan bu mantık mitolojisi, evrensel iletişimi, insan ruhunun eksiksiz özgürlüğünü gerçekleştirmek gibi politik bir öneme de sahip olacaktı. Hegel 1821’de “Yeni bir mitolojiye ihtiyacımız var, ama bu aklın mitolojisi olmalı. O zaman insanlar daha akılcı olabilirler, felsefe de mitolojik olmalı, çünkü ancak o zaman filozoflar anlaşılır olabilir. Eğer fikirlere estetik, mitolojik bir biçim vermezsek insanların ilgisini çekemeyiz” demişti.
Ulysses ve Sirenler, Herbert James Draper, 1909.

Ulysses ve Sirenler, Herbert James Draper, 1909.

  • Arketip, Carl Gustave Jung’un (1875-1961) türettiği terimlerden biridir. Arketip, evrensel olarak tanınabilen bir imge ya da düşünce kalıbıdır. Arketip, yüzyıllar boyu süregelen bir anlatımdır. Tipik örnek, prototip, özgün örnek de denebilir.
  • Jung bütünüyle boş bir levhayla doğduğumuz kanısında değildi. İçkin arketipsel bir kalıpla doğduğumuzu söylemiştir.
  • Arketipler, kalıp ya da imgeler olup, maddi dünyada fiziksel varlıkları yoktur. İnsanlar, yaşadıkları kültüre bağlı olarak farklı arketipsel imgeler oluştururlar, ama arketipin kendisi aynı kalır. Arketiplerin hem olumlu hem olumsuz yönleri vardır: anne arketipi, besleyici tanrıçayı içerdiği gibi kendi çocuklarını yutan vahşi bir domuzu da içerir. Arketipler mitlerde motifler olarak belirirler.
  • Ortak temalar, birçok halkın mitlerinde ve kültürlerinde karşımıza çıkar. Her bireyin, kendi özel geçmişi vardır, ama hepimizde ortak olan, bireyin öğrenme yoluyla edinmediği, daha büyük bir resim de vardır. Jung, arketiplerin doğuştan bütün insanlarda mevcut olan ruhsal kalıplar olduğunu ve biliçdışında bulunduklarını ve gelişim sürecinde farklı arketiplerin birbirleriyle iletişime geçtiğini; arketipsel evreleri anlamanın,ruhun nasıl geliştiğini anlamamıza yardımcı olabileceğini düşünür.
  • Freud, Jung ve Adler mitoloji ile çok ilgilenmişler, teorilerinde mitolojiden çok yararlanmışlar, mitlere yeni yorumlar getirmişlerdi.
  • Jung, tarih boyunca bütün kültürlerde gördüğümüz mitin önemini güçlü bir şekilde vurguluyordu. Çünkü mit, izlemek durumunda olduğumuz evrim yolunu bize göstermede bir kılavuz işlevi görebilirdi.
  • Mitlerin içerdiği imgelerin birçoğu, Jung’un arketipler olarak adlandırdığı imgelerdir; bunlar imgeler ya da düşünme kalıplarıdır. Jung, bilinçten yükselen birçok sembolik iletinin de yapı olarak arketpsel olduğunu öne sürer.
  • Mitler, insanların ortak ruhsal süreçleri ve insan ruhunun yaşam boyu süren yolculuğunda nasıl geliştiğini anlamasına yardımcı olan hikayelerdi. Mitler, ruhu iyileştirir, çünkü mitler bizimle varlığımızın daha derin düzeyleri arasında bağlantı kurar; bize bir din deneyimi duygusu aktarırlar.
  • Jung, atalarının mitsel hakikatlerinden yoksun kalan ve doğadan kopan insanlarda, ego ile bilinçdışı arasında çok büyük boşluk oluştuğunu öne sürer.
  • Jung’a göre, mitler, arketiplerden doğar; arketipler, entelektüel olarak uydurulmuş şeyler değildir, hep vardırlar ve kolektif bilinçdışının parçasıdırlar, rüyalar yoluyla bireysel ruhta ortaya çıkarlar.
  • Jung, mitleri kolektif bilinçdışından gelen fikirlerin birer dışavurumu olarak görüyordu.
  • Bilinçten yükselen birçok sembolik iletinin yapı olarak arketipsel olduğu; Jung’un zengin bir anlama ulaşmak için mit, folklor ve dindeki sembolizmle olası bağlantıları incelediği bilinir.
  • Claude Lévi-Strauss (1908-2009), ilkçağın başından beri, insanların bilemeyeceği bir gerçeklik düzleminde, yanıldığını ve boşu boşuna olduğunu bilmesine rağmen, kafa yormanın hazzına karşı koyamadıkları için, sırf fikrinin peşine düşmek için, kaba ve bulanık da olsa, bir ön temsilin saf zihinsel spekülasyonunu sunabilmeye çalıştığını yazar. Ayrıca, insanların çok uzun süre beslendiği mitosların, muhayyile kaynaklarının sistemli ve asla nafile olmayan derin bir araştırması olduğunu; mitosların sıradan deneyimin saçma ya da çelişik olan, bambaşka bir ölçekte her çeşit yaratığı ya da olayı sahnelediğini; dünyanın ruhsal mimarisine kaydolan mitosların önerdikleri dünya imgelerinin bu dünyaya uygun ve onun veçhelerini sergileme yeteneğinde olduklarını söyler. 18. yüzyılda yaşamış Giambattista Vico’nun, mecazi dili düşüncenin temel bir kipi olarak görmeyi ve eskiden zannedildiğinin aksine mecazi dilin bizi gerçeklerden uzaklaştırmadığını, ona yaklaştırdığını söylemesini, insan bilimleriyle doğa bilimlerinin evriminin paralelliği tezine erken bir destek olarak sunar. Lévi-Strauss Strükturalist/Yapısalcı yaklaşımıyla, beyin yapısının değişmezliği gibi, insan düşüncelerinin de yapısal bir değişmezliği olduğunu; insanların diyalektik düşündüğünü; bunu çözebilirsek, yerçekimi gibi formüle edebileceğimizi öne sürer. Lévi-Strauss ayrıca mitoslar arasında uzun çağrışım zincirleri de kurulabileceğini ve bunun gerekli olduğunu da söyler.

 

Dublin, yazarlarıyla gurur duyan bir şehir. James Joyce’un Ulysses adlı romanının kahramanlarının heykelleri şehri süslerken, kitabın sayfaları da Dublin’in kaldırımlarını süslüyor. Sayfalar, olayın geçtiği yere konmuş.  Ulusal Müze’nin önünde de 150. sayfa yer alıyor. Dublin’de Ulysses turları düzenleniyor.

Dublin, yazarlarıyla gurur duyan bir şehir. James Joyce’un Ulysses adlı romanının kahramanlarının heykelleri şehri süslerken, kitabın sayfaları da Dublin’in kaldırımlarını süslüyor. Sayfalar, olayın geçtiği yere konmuş. Ulusal Müze’nin önünde de 150. sayfa yer alıyor. Dublin’de Ulysses turları düzenleniyor.

  • Değerlerini yitiren ritüellere bağlı mitosların, edebiyat ürünleri ile öteki halkların edebi geleneklerine sızdıkları gözlenir. Geçmişin mitolojik bilgeliğini bize bir kez daha tanıtma girişiminde bulunmuş kimseler dini liderlerden çok yazarlarla sanatçılar olmuştur. Thomas Mann, James Joyce, Picasso, Joseph Conrad gibi yazar ve sanatçıların yapıtlarında, yaşantımızda etkisini yitirmiş etkinliklerin bilinçaltındaki varlıklarına dikkat çekilir. Fantastik Gerçekçi yazarlar- Jorge Luis Borges, Günter Grass, İtalo Calvino, Angela Carter, Salman Rushdie- gerçekçi olanı açıklanamaz olanla, düşlerin ve peri masallarının mitolojik mantığını sıradan düşünceyle birleştirerek logos hegemonyasına meydan okumaktadır. Böylece mitos, geçmişten günümüze ulaşır, bilinç düzeyimize gelir.
  • Çağdaş romanların tanrısız mitolojileri bizlere insanoğlunun gizemli bir değer taşıdığını anlatırlar.
  • George Orwell’in 1948 yılında yazdığı 1984 adlı romanı, geçmişteki büyük mitler gibi ortak bilince girmiştir. Önemli bir romanın tıpkı mitoloji gibi dönüştürücü bir yanı vardır.
  • Bütün dünyada en yaygın olarak yinelenen mit, kahraman mitidir. Kahraman miti günümüzde de Örümcek Adam, Süpermen ve benzerleri ile dile getirilmektedir. Günümüzde bile kadın süper kahramanlar yaygın değil.

Mitos 4

  • İnsanlığın ruhsal gelişimine damgasını vurduğu için Eksenel Çağ (Axial Age) adı verilen, MÖ yaklaşık 800-200 arasına tarihlenen dönemde, dört bölgede, Çin’de, Hindistan’da,Ortadoğu’da ve Yunan’da, ortaya çıkan peygamberlerle bilgeler kalıcı olacak dinleri başlattılar. Eksenel bölgelerde siyasal, toplumsal ve ekonomik çalkantılar yaşanıyordu. Savaşlar, sürgünler, katliamlar yapılıyor, kentler yakılıp yıkılıyordu. Yeni ekonomik düzenle güç, papazlarla krallardan tüccarlara geçiyor, eski hiyerarşi sarsılıyordu. Çin’de Konfüçyüsçülük ve Taoizm; Hindistan’da Budizm; Ortadoğu’da Yahudilik; Yunan’da usçuluk gibi, yeni din ve felsefe sistemleri ortaya çıkıyordu. Hepsi de ayinler ve uygulamalara derinden bağımlı olmayan, daha içselleşmiş bir dinin gerekliliğini vurguluyorlardı. Eski değerler irdelenmeli, her şey sorgulanmalıydı. Kişisel vicdan ve erdem çok önemseniyordu.  Kent yaşamının yaygınlaşması, mitolojinin artık eskisi gibi gerçek sayılmamasını beraberinde getirmişti. Fakat zamanla, içgüdüsel olarak eski mitlere yöneldiklerinin de farkına vardılar. Öyküler hala gerekli görülüyordu. Bir mit katı yenilikçiler tarafından yasaklandıysa, çok geçmeden farklı bir kılıkta sisteme geri dönerdi. Daha ileri din sistemlerinde bile insanlar mitolojisiz yapamadıklarını anlamışlardı. Ancak artık kutsal olan uzak, daha yabancı ve ulaşılmaz olmuştu.

    Eksenel düzene öteki kültürlerden daha önce giren Çinlilerin Gök Tanrısı, öteki gök tanrılarının tersine gözden kaybolmadı, kralın meşruluğu ona bağlı kaldı. Çinlilerin tanrılara ilişkin öyküleri hiç olmamıştı; mitolojik, kültür kahramanlarına saygı duyarlardı. Onlar için Altın Çağ, tarıma bağlı basit toplum dönemiydi. Çinliler bu Altın Çağ’ın, insanoğluna tarım bilimini öğreten kültür kahramanının ölümüyle bittiğini düşünüyorlardı.

    Eksenel çağın bilgeleri, merhemetle adalet günlük yaşama uygulanmadığı sürece, mitin gerçek önemini ortaya koyamadığını göstermişlerdi.

    Hindular mitlerin dünyasında kendilerini çok rahat hissederler. Budizm, büyük ölçüde psikolojik bir dindir, psikolojinin erken biçimi olan mitolojiyi kendine yakın görür.

    MÖ sekizinci, yedinci ve altıncı yüzyılların İbrani peygamberleri kendi Eksenel yenilikleriyle bağdaşmadığını düşündükleri eski mitlere karşı sıkı bir savaş açtılar, eski mitlerin yalan olduğunu duyurdular ama, kendilerine uyduğu sürece eski Ortadoğu mitolojisinden yararlandılar. Tevrat’ın Exodus-Çıkış kitabında, Sazlıklar Denizi’ni (Kızıldeniz’in Tevrat’taki ismi) geçişleri gibi. Suya batma geleneksel olarak geçiş törenini simgelemekteydi; öteki tanrılar dünyayı yarattıklarında denizi ikiye ayırmışlardı. Mit eylemi gerektirir: Büyük Kaçış miti Yahudilere özgürlüğe kutsal bir değer vermeyi aşılarken, köle olmanın da eziyet etmenin de reddini gerektirir. Öykü uzak geçmişte yaşanmış bir olay olmaktan çıkar, yaşayan bir gerçekliğe dönüşür. Yahudilik öyküler yardımıyla da görüşünü dile getirdi.

    Yunan’da logos (muhakeme), Eksenel Çağ’ın itici gücüydü. Dünyanın göksel bir varlığın eliyle değil, evrenin düzenli yasalarına göre varolduğunu kabul ederlerdi. İyonya’daki ilk varsayımlar en az eski mitler kadar kurguya dayalıydı, doğrulanmaları olanak dışıydı. Atinalılar MÖ 4. yüzyıldan önce, yeni bir kuttören türü olan tragedya ile eski mitleri sahneye koymaya ve en temel Grek değerlerini bu yolla sorgulamaya başladılar. Tragedya kahramanı bilinçli seçimler yapmalı ve sonuçlarına katlanmalıydı. Seyirciler başkasının acılarını kendi acılarıymışçasına hissetmeyi öğrenir, duygudaşlık ve insanlık ufukları genişler, Eksenel dönemin merhameti aşılanırdı. Platon mitleri kocakarı masallarına benzetmiş, Aristo eski mitleri anlaşılmaz bulmuştu. Greklerin logos’u mitolojiye karşı çıkıyor gibiydi, ancak filozoflar onu usçu düşüncenin atası olarak görerek ya da tinsel söylem için gerekli olduğunu düşünerek miti kullanmayı sürdürdüler. Öyle ki, Eksenel Çağ’daki Grek usçuluğu Grek dini üzerinde hiçbir etki yapmamış, MS 6. yüzyılda Justinianus tarafından yasaklanana kadar şölenlerini sürdürmüşlerdi.

Günümüzde Suriye sınırları içinde kalan Salihiye’deki Dura Europos Sinagog’unda (MS 200’lerin başı) yer alan fresklerden biri de, Exodus-Çıkış freski. blog.kavrakoglu.com

Günümüzde Suriye sınırları içinde kalan Salihiye’deki Dura Europos Sinagog’unda (MS 200’lerin başı) yer alan fresklerden biri de, Exodus-Çıkış freski.
blog.kavrakoglu.com

  • Eksenel Çağ sonrasında, MÖ yaklaşık 200-MS yaklaşık 1500 yılları arasında Batılılar mitolojiyi kuşkulu görmüşlerdir. Aziz Paul, Hz. İsa’yı mitolojik bir kahramana dönüştürür. Grekçede mitos ile gizem aynı kökten gelir. Dinlerin gizemcileri (mistikler) hep mite başvurdular. Gizem, dile getirilemeyen deneyimlere gönderme yapar, sözün ötesindedir ve dış dünyadan çok iç dünyayla ilişkilidir. Mitoloji ile mantığın birbirini tamamladığı görüşü hakimdir. Umutsuzluklarını gidermeye çalıştıklarında mitin varlık alanına girerler. Onbirinci yüzyılda Müslümanlar felsefenin tinsellikle, kuttören ve yakarışlarla bağdaştırılması gerektiğine karar verdiler ve Sufilerin mitolojik, gizemci dini İslam’a örnek oluşturdu. Benzer bir yaklaşımla, Yahudiler de İspanya’dan kovulduklarında filozoflarının akılcı dininin kendilerine yardımcı olmadığını fark etmiş, Kabala mitlerine dönmüşlerdi. 11.-12. yüzyıllarda Batı Avrupa Hıristiyanları Platon ve Aristo’nun çalışmalarını keşfedince mitlere olan duyarlılıklarını yitirmeye başladılar.
  • 1500-2000 yılları arasındaki Büyük Batı Dönüşümü’ne baktığımızda Avrupa ve daha sonrasında ABD bir uygarlığın temelini attılar. Batılı anlamda modernlik logos’un çocuğuydu. Sanayileşme, tarımın dönüşmesi, toplumu yeniden örgütlemek için yapılan siyasal ve toplumsal devrimler, Aydınlanma, miti yararsız, uydurma ve çağdışı ilan etti. Batı toplumunun yeni kahramanı bilim adamı ya da mucit oldu. Artık değiştirilemez, kutsal yasalar yoktu. Mite bu yabancılaşma, 16. yüzyılda Avrupa dinini çağdaş kılmaya çalışan Reformcularda çok belirgindi. Kilise ayininde İsa’nın kurban edilerek ölümü mitolojik ve sonsuz olması nedeniyle yeniden sahnelenir, böylece onu yaşanan gerçekliğe dönüştürürdü. Reformcuların gözünde ise yaşanmış bitmiş bir olayın anılmasıydı. Matbaanın bulunması, yayılan edebiyat, insanların metin algısını değiştirdi. Toplu okumanın yerini tek başına, sessizce okuma alıyordu. Mit, insanoğlunu evrende önemli olduğuna inandırmıştı. Oysa yeni astronomi ile insanoğlu, evrende ufacık bir yer tutan bir gezegenin kıyısında kalmıştı. Aydınlanma ideallerini (Aydınlanma konusu blogumuzda daha önce yayımlanmıştı) dinsel bir kalıba sokmaya kalkışan yeni Hıristiyan akımlar gibi; Quakerlar, Püritenler gibi tinselliği güçlü akımlar da ortaya çıkmaya başladı. 19. yüzyılda toplum mitolojiyle akılcı bilim arasında bir seçim yapmalıydı, uzlaşma söz konusu değildi. 1882 yılında Nietzsche Tanrı’nın öldüğünü duyurdu. Mit, kült, kuttöresel ve ahlaki yaşayış olmayınca kutsal ölmüştü. Mitin yalan olduğunu ya da düşüncenin önemsiz bir boyutunu temsil ettiğini söyleyen 19. yüzyılın ardından, 20. yüzyılda enikonu ırkçı, etnik, küçültücü ve bencil, “öteki”ni yaratan; merhamet duygusu taşımayan, yaşamın kutsallığına saygı duymayan; modernleşmeyi başaramamış; toplu öldürmelere ve soykırıma yol açan yıkıcı mitolojiler ortaya çıktı.
1600’lerde İngiltere’de ve Britanya kolonisi Amerika’da Quakerlar ölümle cezalandırılıyordu. Fotoğraf:www.worldandi.com

1600’lerde İngiltere’de ve Britanya kolonisi Amerika’da Quakerlar ölümle cezalandırılıyordu.
Fotoğraf:www.worldandi.com

Mitos 3

  • MÖ yaklaşık 20.000-8000 arasına tarihlenen Paleolitik, yani avcı toplumların mitolojisinin temeli, göksel varlıklarla daha yakın yaşanan bu dönemde, tanrılar arasına katılma yönündeydi. Taş, kutsal olanın kendini göstermesi; kendini yenileme yeteneğine sahip olan ağaç mucizevi diriliği; ayın büyümesi küçülmesi kutsal güçlerin yeniden dirilişi; bunların kutsal sayılmalarının nedeni gizli gücün dışavurumu olmalarıydı. Gökyüzü erişilmezdi, aşkın olmanın ta kendisiydi. Hemen her tapınağın bir Gök Tanrısı vardı. Şamanların ruhu esrime anında havaya süzülüp halkın iyiliği için tanrılarla görüşürdü. Daha sonraki yüzyıllarda bu inanışlar, peygamberlerin yüksek dağlara çıkmaları, göğün çeşitli katlarına çıkmaları ile devam etmiş, uçuş ve göğe yükselişle ilgili mitler bütün kültürlerde görülmüştür. Avcı toplumlarda hayvanlar üstün akla sahiptirler. Altın Çağ’da, yani günah işlenmeden önce, insanoğlunun hayvanlarla konuşabildiği düşünülür. Mit, kutsal bilgiyi ortaya koyar. Mite dayalı anlatı, bizi alışıldık dünyanın kesin bilinenlerinin ötesine taşımak üzere tasarlanmıştır. Kahramanlık mitlerinin, şamanlarla avcıların deneyimlerinden doğduğuna kesin gözüyle bakılmaktadır. Kahramanlık mitosu insanın içine öyle işlemiştir ki, tarihsel kişilerin yaşamları bile bu arketipal örüntüye göre anlatılır.
Bol bol balık yakalayabilmek için su perisine adak olarak ırmağın kıyısındaki bir ağaca çeşitli renklerde kumaş parçaları, ya da ip, bez parçaları, püsküller bağlamak, günümüzde de devam eden tapınma biçimlerinden biri. Aynı şekilde, kutsal sayılan yerlerde, ziyaretçiler, dilek ağaçlarına ipler ve çaputlar bağlıyorlar, buna yalma geleneği deniyor. Neredeyse tüm kültürlerde bulunan bu geleneğin çıkış noktası ağacın kutsallığı. Ağaca bağlanan bu kumaş parçaları, kansız kurbanlar sayılıyor. Mardin, Dara.

Bol bol balık yakalayabilmek için su perisine adak olarak ırmağın kıyısındaki bir ağaca çeşitli renklerde kumaş parçaları, ya da ip, bez parçaları, püsküller bağlamak, günümüzde de devam eden tapınma biçimlerinden biri. Aynı şekilde, kutsal sayılan yerlerde, ziyaretçiler, dilek ağaçlarına ipler ve çaputlar bağlıyorlar, buna yalma geleneği deniyor. Neredeyse tüm kültürlerde bulunan bu geleneğin çıkış noktası ağacın kutsallığı. Ağaca bağlanan bu kumaş parçaları, kansız kurbanlar sayılıyor.
Mardin, Dara.

Mumlar yakmak, ateşe, suya ve taşlara dua etmek ve bunların sonucunda tanrılardan birşeyler beklemek...Bunlar, kökleri ateşin kutsal olduğu düşünülen çok eski zamanlara uzanan inançların günümüzdeki kalıntıları. Ateşe yağ dökerek ya da şarap veya su serperek kansız kurbanlar sunuluyor. Fotoğrafta, dağın tepesindeki yöresel bir ibadet yerinde, günlük giysileri içinde bir şaman, yanan ateşin önünde mum yakıp, alevlere ağzından alkol püskürterek, hastanın iyileşmesi için yapılan ayini yönetiyor. Guatemala, Chichicastenango, Pasqual Abaj. Fotoğraflar: Gülüm Ilgaz.

Mumlar yakmak, ateşe, suya ve taşlara dua etmek ve bunların sonucunda tanrılardan birşeyler beklemek…Bunlar, kökleri ateşin kutsal olduğu düşünülen çok eski zamanlara uzanan inançların günümüzdeki kalıntıları. Ateşe yağ dökerek ya da şarap veya su serperek kansız kurbanlar sunuluyor. Fotoğrafta, dağın tepesindeki yöresel bir ibadet yerinde, günlük giysileri içinde bir şaman, yanan ateşin önünde mum yakıp, alevlere ağzından alkol püskürterek, hastanın iyileşmesi için yapılan ayini yönetiyor.
Guatemala, Chichicastenango, Pasqual Abaj.
Fotoğraflar: Gülüm Ilgaz.

  • MÖ yaklaşık 8000-4000 arasına tarihlenen Neolitik, yani tarım toplumlarının mitolojisi, bütün yaratıkları, bitkileri, hayvanları ve insanları içinde barındırdığı için kusal kabul edilen toprağı, dolayısıyla anaerkilliği  yüceltme üzerine kuruludur. Avrupa ve Kuzey Amerika’daki en erken yaratılış mitlerinden bazıları ilk insanların bitkiler gibi topraktan türediklerini varsayıyordu. Paleolitik çağdan kalma eski kahramanlık öykülerinde halkına yardım getirmek uğruna tehlikeli bir yolculuğa çıkanlar çoğu zaman erkek kahramanlardı. Neolitik devrim ertesinde erkekler çaresiz ve edilgindir. Dünyayı dolaşan, ölümle savaşan, insan soyuna yiyecek getiren tanrıçadır. Toprak Ana, kadın kahramanlığının simgesine dönüşür. Dönemin mitolojisinde, yaşamla ölümün birbirinden koparılamaz olduğu, toprağın ölüp yeniden canlanması ile, ölümün korkutucu, ürkütücü ve kaçınılmaz olduğu, fakat son olmadığı işlendi. Tohumun yeni ürünler vermesi için ölmesi gerekiyordu. Ölümle yüzleşerek, ruhsal açıdan tazelenme, daha gözü pek yaşama, ölüm karşısında sakin davranarak yeryüzünü daha dolu yaşama amaçlandı.
MÖ 7200-5900 arasına tarihlenen Çatalhöyük’ün ünlü ana tanrıça heykelciği.

MÖ 7200-5900 arasına tarihlenen Çatalhöyük’ün ünlü ana tanrıça heykelciği.

Çatalhöyük Neolitik kenti, 2012 yılında UNESCO Dünya Mirası Listesi’ne alındı.

Çatalhöyük Neolitik kenti, 2012 yılında UNESCO Dünya Mirası Listesi’ne alındı.

  • Yazının bulunması, ilk kentlerin kurulması ile ilk uygarlıklar dönemi MÖ yaklaşık 4000-800’e tarihlenir. İnsanoğlu tarihin her yeni çağına girdiğinde, hem insanlık hem de tanrısallıkla ilgili fikirlerini değiştirir. Şimdi sahnede insan faaliyetleri olduğundan, tanrılar uzaklaşmışlardı ama tanrılar da insanlar gibi kent planlamacısıydı. Tufan, tanrıların dünyadan ellerini çekmelerinin başlangıcına işaret etmektedir. Dünyanın yaratılması ardı arkası kesilmeyen bir süreçti ve ilk varlığın yaratılması için simgesel olarak ilk kargaşaya, kaosa, dönülmesi kaçınılmazdı. Mit ve ona eşlik eden kuttörenler, olayların iyiye gitmeden önce iyice açmaza girebileceğini; sağ kalmanın ve yaratıcılığın savaşmayı gerektirdiğini gösterdi. Kendilerini feda etmeye hazır olmadıkça ne tanrılar ne de insanlar gerçek anlamda yaratıcı olabilirdi. Göksel yardım almadan, kendi deneyimlerinden ders çıkarmayı öğreten, son biçimini MÖ 1300 yıllarında aldığı düşünülen Gılgamış Destanı da dönemin tinsel boşluğunu temsil ediyordu. Tanrılar dünyasını aramak kültürel gerilemeyi temsil ediyordu. Bu durum, başka bir dönüşüme yol açtı.
Akad çivi yazısı ile 12 kil tablete kaydedilmiş olan Gılgamış Destanı için tarihin yazılı en eski destanı, Uruk Kralı Gılgamış için de tarihteki ilk kral kahraman deniyor. Sümerler, Gılgamış’ın vücudunun üçte ikisinin tanrı olduğuna inanmışlar. MÖ 720’ye tarihlenen, Irak’ta, günümüzdeki adıyla, Horsabad Köyü’nde, Musul’un Fransız konsülü Paul Emil Botta’nın 1843’te bulduğu Asur Sarayı’ndan çıkma Gılgamış ve Aslan adlı heykel , İstanbul’dan alınan izinlerle yurtdışına götürülmüş. Bugün Paris’te, Louvre’da sergileniyor.

Akad çivi yazısı ile 12 kil tablete kaydedilmiş olan Gılgamış Destanı için tarihin yazılı en eski destanı, Uruk Kralı Gılgamış için de tarihteki ilk kral kahraman deniyor. Sümerler, Gılgamış’ın vücudunun üçte ikisinin tanrı olduğuna inanmışlar. MÖ 720’ye tarihlenen, Irak’ta, günümüzdeki adıyla, Horsabad Köyü’nde, Musul’un Fransız konsülü Paul Emil Botta’nın 1843’te bulduğu Asur Sarayı’ndan çıkma Gılgamış ve Aslan adlı heykel , İstanbul’dan alınan izinlerle yurtdışına götürülmüş. Bugün Paris’te, Louvre’da sergileniyor.