Kategori arşivi: Edebiyat

Dil 4 Avrupa’da Ulusal Dil

Fotoğraf: The Huntley Voice

Fotoğraf: The Huntley Voice

  •  Ulusal dil görece yeni bir olgudur.
  • Latince, Avrupa’daki farklı hanedanların asıl anlaşma diliydi.
  • Paris Fransızcası, halkın ulusal dili olmadan yüzyıllar önce, üst sınıflar tarafından uluslararası dil olarak kullanılıyordu.
  • Fransa’da, geç 18. yüzyılda, Latince ve Yunanca yerine Fransızca’nın kullanılması ve dil standardizasyonu yönünde belirli bir baskı oluşmuştu ama Fransızlar, Fransız milliyetini Fransızca konuşmakla henüz özdeşleştirmemişti. Çeşitli yerel lehçeler gücünü koruduğu gibi, College de France’da 18. ve 19. yüzyılda bile Fransız dili profesörlüğü bulunmuyordu.
  • Doğu Avrupa’nın birçok bölgesinde üst sınıflar, köylülerin anlaması mümkün olmayan bir dil kullanır ve yerel dilleri ancak evlerinde emir vermek için gerektiği kadar öğrenirlerdi.
  • Milli dilde konuşma ancak 19. yüzyılda, seçkinler arasında bir kendini tanımlama meselesi haline geldi.
  • Bu yüzyılda Doğu Avrupalı entelektüeller, filoloji araştırmaları, sözlük yayınlama ve sistematik imla gibi araçlarla dilin standartlaşmasını amaçlayan Alman tekniklerini örnek aldılar.
  • Orta Avrupa’da dil, ulusal kimlik tartışmalarında merkezi bir rol oynamıştır.
  • Sözlükler, dil bilgisi ve imla kılavuzları, 18. ve 19. yüzyıl İngiltere ve Amerika’sının ulusal sürecinin de önemli bir parçası olmuşlardır.
  • 18. yüzyıl Avrupa’sında çok dil bilmek, Aydınlanma Çağı ürünü entelektüelin alametifarikasıydı.
  • Fransa ve İngiltere’de 19. yüzyılda yaşanan sömürgecilik deneyimi, dil karşısındaki tutumlara yeni bir biçim verdi. İlk İngilizce kürsüleri Hindistan üniversitelerinde kuruldu ama fikir İngiltere’de de tuttu. Academie Française de dilin standartlaştırılması için çalışan bir kurum halini aldı.
  • Alman devletlerinin siyaseten parçalanmış yapısına rağmen, Almanca bu devletler içinde, Fransızcanın Fransa’da konuşulduğundan daha yaygındı. Alman düşünürlerine göre dil, kendine özgü bir hayat tarzının ifadesidir. Orijinal diller, doğrudan doğruya o dili konuşan halkların ruhunu yansıttıkları için, bileşik, türemiş dillere üstün tutuluyorlardı. Ödünç alınan her şey bozulmaydı. Dil, bir ulusun varlığının tek ölçüsüydü. Ancak günümüzde ulusal kimliğin temelinin dil olduğu fikri, Fransa’da Almanya’dan daha yaygındır.

 

Yararlanılan Kaynak

Milliyetçilik, Craig Calhoun, İstanbul Bilgi Üniversitesi Yayınları, 2007.

 

 

Dil 3 Prusya Dili

Prusya bayrağı. Fotoğraf: royal-flags.co.uk

Prusya bayrağı.
Fotoğraf: royal-flags.co.uk

  • 16. yüzyılda bir Polonya düklüğü olan Prusya, 17. yüzyılda Berlin, Branderburg seçici prensleri Hohenzollern Hanedanı’nın eline geçti. 1701’de Prusya Krallığı ve 1871’de Alman İmparatorluğu bu hanedan zamanında kurulmuş, 1918 yılında Weimar Cumhuriyeti’ne kadar aynı hanedan başta kalmıştır.
  • 18. yüzyıl başında Brandenburg prensleri Prusya kralı unvanını aldılar.
  • Kutsal İmparatorluk 1806 yılında kaldırılınca Prusya adı önce Germanya dışındaki topraklara verildi, sonra bütün devlet için kullanıldı.
  • Bir Baltık dili olan Prusya dili 18. yüzyıldan sonra konuşulmaz oldu. Bu dili 15. ve 16. yüzyıllarda yapılan Alman kateşizm tercümeleri sayesinde tanıyoruz.

 

Yararlanılan Kaynak

Milliyetçilik, Craig Calhoun, İstanbul Bilgi Üniversitesi Yayınları, 2007.

 

 

James Joyce 14

ANTİ-JOYCE SÖYLEMLER

(1920’li ve 1930’lu yıllarda yayımlanmış yazılardan. Çoğu, Umberto Eco’nun Düşman Yaratmak adlı kitabında yer alan Bir Ulysses Eksikti adlı makaleden derlenmiştir.)

 

Yazar, 1941 yılında Zürih’teki bir hastanede, elli dokuz yaşında öldü. İki gün sonra kısa bir törenin ardından gömüldü. Mezarına eşi, oğlu ve gelini de ileriki yıllarda defnedilmiştir. Fotoğraf: davidnice.blogspot.com

Yazar, 1941 yılında Zürih’teki bir hastanede, elli dokuz yaşında öldü. İki gün sonra kısa bir törenin ardından gömüldü. Mezarına eşi, oğlu ve gelini de ileriki yıllarda defnedilmiştir.
Fotoğraf: davidnice.blogspot.com

 

  • Düzenle sıralanmış bir olaylar dizisini, başı sonu olan bir öyküyü anlatmaması, kurallara aldırmaması; canının istediğini canı istediği gibi aktarması, James Joyce’dan bir buçuk yüzyıl önce bilinç akımını kullanması; kişilerinin aklından geçenleri karma karışık bir biçimde ortaya dökmesiyle Laurence Sterne (1713-1768) daha özgündür.
  • Joyce, Italo Svevo’yu keşfeden kişidir. İtalyan yazarlar arasında, zirvesinde Proust’un olduğu pasif analitik edebiyata en yakın olan Svevo’dur. Joyce, Proust, Svevo ve benzerleri modası çabuk geçecek olgulardır.
  • Ulysses devasa miktarda sabır gerektiriyor, dahiyane olmasa da neredeyse zekice yazılmış bir eser.
  • Ulysses yayımlandığında okurlardan güzel tepkiler, kutlamalar alsa da, kitabı eleştiren çok olmuştu. Kardeşi, Joyce’un yazdıklarının deli saçması olduğunu düşünür. H. G. Wells, Joyce’a yazdığı mektupta “Beni tipik ortalama bir okur olarak ele al. Bu eserden büyük bir zevk alır mıydım? Hayır,” diye Joyce’a yüklenir.
  • Joyce, tıpkı bir köpek doğurmaya zorlanan bir keçi gibi, ölçüsüz şeyler yaratır.
  • Joyce’un tek yaptığı, iç monoloğu kelime ishaline çevirmek ve güzel kelimeleri bozmaktır.
  • Portre’den itibaren Joyce insanlığını aşağılık hale getirecek kaosa, bulanık rüyalara, bilinçaltına döndü ve geriye bir tür psikanalistin uydurma ve kısır cüretkarlıklarından başka bir şey kalmadı. Kalıcı olandan çok geçici olanı yakalamaya eğilimli bir yaklaşım.
  • Joyce, modern dekadan akımın tipik bir temsilcisidir.
  • Joyce özellikle Fransa’da faal olan ve hem insan hem de fikir lanse eden o Yahudi örgütüne kur yaptı. Joyce her türlü Latinliğe, imparatorluk uygarlığına, Katolik uygarlığına karşıdır, denir. Yahudilere saygı duyduğu kesindir.
  • Virginia Woolf, Ulysses’ten sonra James Joyce hakkında 2-3 tane çok kötü makale yazmıştır. Bloomsbury Grup aracılığıyla makaleler çok yayılıyor. Ama Ulysses beğeni kazanmaya başlayınca Virginia Woolf da daha olumlu yorumlarda bulunuyor.
  • Vladimir Nabokov, üstün nitelikli bulduğu Ulysses’in aksine diğer romanlarının berbat olduğunu yazmıştır.
  • Brezilyalı yazar Paulo Coelho Ulysses’i “Edebiyat dünyasında zarara yol açmış, sadece yazım tekniğine odaklanmış bir kitap” olarak değerlendirmiş ve teknik çıkarıldığında kitabın bir twit’ten ibaret olduğunu bir Brezilya gazetesine verdiği röportajda belirtmiştir.
  • James Joyce da Oscar Wilde’ı İngilizlerin saray soytarısı diye aşağılamıştı.
  • Faulkner, bir yazarı göze aldığı başarısızlık oranıyla ölçtüğünü söylemiş. Bu söz kolayca Joyce’a da uygulanabilir.

 

Verdiği bilgilerin çoğu belgelere dayanan, 2015 yılında genç yazarlara verilen Impress Prize’a layık görülen Annabel Abbs’in Joyce’un Kızı (The Joyce Girl) adlı romanı 2017 yılında hep kitap’tan çıktı. Joyce ailesinin hayatından bir kesit sunan, kolay okunan bu roman Samuel Beckett ile ilgilenenler için de güzel bir anlatı.

 

 

 

James Joyce 13

Fotoğraf: James Joyce Encyclopedia

Fotoğraf: James Joyce Encyclopedia

  • Görünüşü hüzünlü ve yorgundu.
  • Gençliğinde genelevlerden çıkmadığı söylenir.
  • Nora’ya yazdığı bir mektupta kendisini kıskanç, yalnız, tatminsiz ve kibirli bir adam olarak betimlemişti.
  • Kardeşi Stanislaus’a mektubunda şöyle yazar: “İnsanlara entelektüel zevk ve manevi neşe/tatmin veriyorum. Böylece zihinsel, ahlaki ve manevi anlamda gelişmelerine katkıda bulunuyorum.”
  • En yakınları dışında kalan herkese son derece mesafeli ve soğuk davranırdı.
  • Topluluk içindeyken suskundu ve her daim hor gören tavrını korurdu.
  • Gençliğinden başlayarak tantanacı ve kendine dönük bir insan, olarak tanımlanır.
  • İspanyol yazar Javier Marias onu kendisinin dahi olduğuna inanan ve afra tafrasından geçilmeyen sanatçılar sınıfına sokar. Görünüşte ne insanların kitaplarını okuyup okumadıklarına aldırırdı ne de okuyanların fikirlerine metelik verirdi, diye yazar. Ama ünlü Shakespeare & Co. Kitabevi’nin çabalarıyla Ulysses çıktığında kitabın tanıtımı için elinden geleni yapmış, müşteriler için kitap bile paketlemiştir. Gazete ve dergilerde kitabı hakkında çıkacak her haberi ve eleştiriyi tetikte beklediği, kitabından söz edenlere yaltaklanan teşekkür mektupları gönderdiği; Finnegans Wake soğuk karşılandığında kendini yaralanmış hissettiği, yaşamının son iki yılının tatsız duygular içinde geçtiği de bilinir. Ancak son iki yıl hariç tüm yaşamı boyunca pek az yazara ölümünden önce nasip olan bir saygının ve hayranlığın tadını çıkarmıştır.
  • Paris’te her gece saat tam dokuzda aynı yerde yemek yerdi.
  • Gün aydınlanıncaya kadar içerdi. İçince daha sevimli ve hoşsohbet olurdu. Ama içkiyi ağzına sürmediği dönemler de olurmuş.
  • Sayısız batıl inancı vardı. Köpeklerden ve fırtınadan çok korkardı.
  • Mektup yazmaktan aşırı zevk aldığı ve Nora’ya pek çok müstehcen mektup yazdığı biliniyor. Bu mektuplar gün yüzüne çıkıp ün kazanmışlardı.

 

James Joyce 12

  • Joyce’un torunu, oğlunun oğlu, Stephen James Joyce (1932-), dünyadaki Joyce uzmanlarının çoğu tarafından nefretle, korkuyla anılan bir ad. Stephen, 1980’lerin ortalarından beri Joyce Vakfı’nın yönetiminde tek söz sahibi; Joyce’dan alıntı yapmak isteyen tüm araştırmacılar onun yazılı iznini almak zorunda. Kendisi yazarla ilgili belgeleri yok etmekle, gizlemekle, aile adını korumak için akademisyenleri tehdit etmekle suçlanıyor. Ayrıca Stephen halası Lucia’nın kendisine ve karısına yazdığı bütün mektupları yok ettiğini, aynı şekilde Samuel Beckett’in Lucia’ya 1920’lerin sonlarında yazdığı kartpostalları ve telgrafları da yok ettiğini açıkladı. 1990’ların başlarında Joyce ailesinin akademik kullanıma açılmak üzere olan bazı yazışmalarına da el koymuştu. Stephen internette Joyce’un metinlerinden parçalar kullanmak isteyenlerden milyonlarca dolar talep edebiliyor. Joyce Vakfı’nın senede 300-400 bin dolar kazandığı tahmin ediliyor. Bu yüzden Stephen’ın mahkeme masraflarından hiç çekinmediği öne sürülüyor.
Constantin Brancusi tarafından yapılmış James Joyce portresi, 1929. Fotoğraf: Flicker

Constantin Brancusi tarafından yapılmış James Joyce portresi, 1929.
Fotoğraf: Flicker

  • Stanford Üniversitesi profesörlerinden Joyce uzmanı Carol Shloss, 2003 yılında Lucia Joyce: To Dance in the Wake adlı kitabında Joyce’un akıl hastası kızı Lucia’nın yazarın ünlü kitabı Finnegan Uyanması’na ilham kaynağı olduğunu öne sürüyor. Shloss’a göre James Joyce, kızının akıl hastası olduğuna hiçbir zaman inanmamış, kendi dehasının ona geçtiğini söylemiş. Shloss, Lucia’nın geliştirdiği dilin Finnegan’daki dile ilham verdiği, dansçılığının ise kitabın kurgusunu biçimlendirdiğini öne sürmüş. Carol Shloss ayrıca baba-kız arasındaki özel ilişkinin tehlikeli boyutlara ulaşmış olabileceğini söylerken bunu desteklemek için de Finnegan’daki bazı bölümleri ve Joyce’un ensestle ilgili özel notlarını kaynak göstermiş.